12 Ekim 2010 Salı

KABARIK ETEK İSTİYORUM...

    Mad Men... Bugünlerde bu diziye taktım. Baktım ki senelerdir Emmy ve Golden Globe ödüllerini topluyor, "vardır bir hikmeti" deyip eski bölümlerinin hepsini arka arkaya seyrettim. Yeni sezonu da e2'den takip etmeye başladım. Gerçekten hoş bir dizi. Reklamcılık sektörü üzerinden 1960'lı yılların Amerika'sını anlatıyor. Nostalji modası onlarda da revaçta olsa gerek ki dizi bana bizdeki Hatırla Sevgili'yi hatırlattı. 1950'lerin sonu 60'ların başından itibaren Amerika'da gelişen olaylar takip edilebiliyor dizide. Örneğin Marilyn Monroe'nun ölümü, Kennedy suikasti gibi...
   Dizinin baş karakteri Don Draper'ın karizması (Jon Hamm) ayrı bir yazı konusu olacak denli üst seviyelerde geziyor ama ben şimdi ondan bahsetmeyeceğim. Bahsetmek istediğim konu kostümler, dekor ve bunların bana hatırlattıkları... Dizi, seyredeni alıp o yıllara götürüyor sanki. Her eşyaya ayrı ayrı takılıyorsun. Müthiş bir sanat yönetimi... Hele o elbiseler, hele o elbiseler... Başrollerdeki çift özellikle yakışıklı ve güzel seçilmiş olsa gerek, çünkü her giydikleri üzerlerine çooook yakışıyor. Kostümlerin hakkını veriyorlar yani. Zaten yanılmıyorsam dizinin kostümleri Amerika'da kadın ve erkek modasını oldukça etkilemiş. 
   60'ların modası deyince akla neler mi geliyor? Bir kere kabarıııık, muhteşem etekler... renk renk elbiseler, şapkalar... kalem etekler... eldivenler... dalgalı saçlar... erkeklerde takım elbise, ince kravatlar ve tabii ki fötr şapkalar... Ne kadar zarif, ne kadar hoş. O yıllarda bu dizidekiler kadar şatafatlı olmayabilir ama yine de bu tarz bir giyim varmış. Eski fotoğraflara baktığımızda bunun örneklerini görebiliyoruz zaten. Ve ben o fotoğrafları gördüğümde ne kadar salaş giyindiğimi tekrar tekrar hatırlıyorum. Mesela pantolonu çok kullanıyoruz. Özelikle de kot pantolonu. Halbuki elbise kadınlara ne kadar çok yakışıyor. Fötr şapka desen tarihe karışmak üzere:) Kabul ediyorum bu kıyafetleri taşımak zor. Kolayca giyip çıkarabileceğimiz, içinde kendimizi rahat hissedebileceğimiz, rahatça yıkayıp kurutabileceğimiz pratik giysiler giymek istiyoruz. Ama düşünüyorum da artık çamaşır makinamız var, çok iyi ütülerimiz var, suyumuz var, elektiriğimiz var.  Hatta kuru temizleme dükkanlarımız bile var. Peki ne yok? Ruhumuz yok. 50 yıl öncesinin zarafeti, sabrı yok... Tembeliz tembel... Hadi kendi adıma konuşayım tembelim tembel:) Ama bundan sonra daha zarif olmaya çalışacağım. Hatta geçen gün kendime şapka aldım:) Gerçekten!!!





18 Haziran 2010 Cuma

VUVUZELA DEDİN DE...




   Malum bugünlerde bir Vuvuzela tartışmasıdır gidiyor. Çoğunluk Vuvuzela sesinin (Daha doğrusu gürültüsünün) futbol zevkini öldürdüğü düşüncesinde…  Dünya Kupası maçlarını stadyumda seyredenler açısından durum tam bir işkencedir muhakkak. Ama bence Vuvuzela yasaklanmamalıJ Çünkü dünya yalnızca bizden ibaret değil. Her ülkenin, her coğrafyanın kendine özgü kuralları, gelenekleri, ritüelleri, yaşam şekilleri var. Bu yıl Dünya Kupası’nın Güney Afrika’da oynanmasına karar verilirken bu durum göz önüne alınmış olmalıydı. Kim ne derse desin, televizyonda dans eden, gülen, eğlenen, ellerindeki o acayip boruları öttüren insanları görmek hepimizi gülümsetmiş olmalı… Bu olay bana başka bir Afrika ülkesinde yaşayan çok farklı insanları hatırlattı.
   Geo dergisinde (2010-Ocak) çok ilginç bir konu okumuştum. Kongo Cumhuriyeti’nin başkenti Brazaville’de “Sapeur” denen bir gurup insanı anlatıyordu bu yazı. Özellikle gecekondu mahallesi Bacongo’da yaşayan bu insanlar, onca fakirliklerine rağmen son derece pahalı, şık ve rengarenk kıyafetlerle gezmeyi iş edinmişler. Diğer tüm ihtiyaçlarını geri plana atarak… Fransa’nın kolonisi oldukları dönemlerde başlamış bu alışkanlık. Fransa’da okuyan veya çalışan Kongolular şık takım elbiselerle, bastonlarla, pipolarla, şapkalarla dönüyorlarmış memleketlerine.  Ve taklit edilmeye başlamışlar. Durumun bugün bile devam etmesinin altında, kötü talihlerine rağmen kaderlerinin efendisi olma duygusu yatmaktaymış. “Yıkılmadım ayaktayım” durumları yani… Fransa’dan gelen marka elbiseler, ayakkabılar, şapkalar için her ne olursa olsun para ayırır ve onları kapısı bile olmayan kerpiç evlerinin yoksulluğunda müthiş bir özenle korurlarmış.  Yıkar, ütüler, böceğe ve küf kokusuna karşı ilaçlarlarmış. Öyle ki ünlü bir Sape “Bir çeyrek saat Sape olmak uğruna açlık bile çekilir” diyerek durumu özetlemiş.
    Sadece şık giyinmekle bitmiyor Sape’nin işi. Hepsi kendine göre jestler edinmek durumunda. Şemsiyle gezmek gibi, pipoyu ya da puroyu (yakmasa da) havalı şekilde kullanmak, kendine özgü yürüyüş tarzı geliştirmek gibi… Çoğu, Sape ruhunun kendisini ayakta tuttuğunu söylüyor. Gittikleri her yerde itibar görüyorlar, alkışlanıyorlar. Para karşılığı düğünlerde boy gösteriyorlar ve bu durum düğün sahibi için bir prestij meselesi oluyor. Hatta öyle ki Fransa kaynaklı bir gelenek yaratmış olan Fransa hayranı bu insanlar, Fransa’ya karşı kazanılan bağımsızlığın yıldönümlerinde düzenlenen törenlerde bile ön saflarda yer alıyorlarJ Bu da böyle bir gelenek işte. Bize ne kadar tuhaf gelse de bu insanlar gerçek. Tüm yoksulluklarına inat hayatı yaşanılır kılmaya çalışan… Kendi geliştirdikleri tuhaf gayeye ulaşma yolunda sıkıntılarını unutmaya çalışan… Diyeceğim o ki dünyada yalnız değiliz. Bizden başka çok farklı hayatlar var. Bırakınız çalsınlar vuvuzelayı çılgıncaJJJ
   




(NOT: Fotoğraflar Hector Mediavilla'nın internet sitesinden alınmıştır. Ki kendisi Sapeur çevresini fotoğraflayan İspanyol fotoğrafçıdır:)

23 Nisan 2010 Cuma

OLMASA MEKTUBUN...

   Cemal Süreya,  günlük tarzında yazdığı “Günler” adlı kitabının bir bölümünde “mektup” konusuna da değinmiş. Yaşım icabı olsa gerek, konuyla ilgili satırları okuyunca yine maziye dalıverdim(!) “Ah! Ah! Eskiden ne güzel mektup yazardık, mektuplar alırdık” diye düşünürken buldum kendimi. Gerçi bu konuda çevremi şöyle bir yokladığımda en hevesli şahsın bizzat kendim olduğunu fark ettim ama olsun!!!
    Ben yazmaya meraklıydım. Günlük tuttuğum gibi bir de mektup alışkanlığım vardı. Olayın “aşk mektubu” ile başladığını söyleyebilirim:) Bizim zamanımızda öyle Facebook’ta “ilişkisi var” şeklinde ileti yayınlayıp, yanına da kalp kondurma durumumuz yoktu:) O şekilde bir imkan olsa bile onu ilan edecek ataklığımız, rahatlığımız yoktu. Zaten “çocukluk aşkı” dediğim de karşılıklı bakışıp, kızarıp-bozarıp,  tüm sınıfla konuşup da bir tek o çocukla konuşamamaktan ibaretti. Eee! Biz de ne yaptık o durumda? Birbirimize karşılıklı notlar gönderdik. O notları saklamadığım için çok üzülüyorum şimdi. Alıp, okuyup hemen imha ederdim. Aman kimse görmesin! Sanki görseler ne olacak? 11 yaşındasın yahu! Ne saf, ne temiz ve kim bilir ne komik şeyler yazmıştık.
    Bir de uzun uzun yazdığım mektuplar vardı. Bazı büyüklerime mektuplar yolladım ve baktım ki cevap yollayan tek insan Büyükdedem. Babamın dedesi. Bursa’da yaşıyordu. Zamanın sayılı üniversite mezunlarındandı. Bana güzel güzel cevaplar yazardı, öğütler verirdi. Arada bir de mektubun içinde para yollardı. (Mesela kardeşimin yazıyla çiziyle hiç işi olmadığı için bu imkandan yararlanamadı:)) Büyükdedemin bazı mektupları duruyor Allah’tan.
    Bayramlarda ve yılbaşında da tebrik kartı atardım. Bu özel günlerde çeşit çeşit tebrik kartı satılırdı kırtasiyelerde. Şimdiki gibi telefon mesajıyla geçiştirilmezdi iş. Özene bezene herkese uygun kart seçerdim. Üşenmezdim. Postaneye götürüp yollardım hepsini. Önceleri pul yapıştırılırdı zarflara. Sonra sonra zarfların “bızt bızt” diye seri şekilde geçirilerek damgalandığı makineler çıktı.
    Tabii ki bunlar beni kesmedi bir de mektup arkadaşı edindim. Van’da yaşayan ve yaşıtım olan bir kızdı. Zamanla iletişimimiz koptu ama bu arkadaşlık bana farklı bir yerde ve farklı şartlarda yaşayan insanlar hakkında çok şey öğretti. Aslında bu şekilde bir mektup arkadaşlığı çocuklarımıza çok şey kazandırılabilir. Ama hala sürüyor mu bu iletişim şekli bilmiyorum. Biz çocukken yapılan bir şeydi.
    Veee tabii ki çocukluktan çıktık, büyüdük. Ciddi bir erkek arkadaşımız oldu. Sevgili yaptık. Şansa bakın ki o sevgili askere gitti. 18 ay boyunca bana mektup yazma fırsatı doğdu:) Diyebilirim ki şimdi eşim olan Sayın Orhan Perker’i mektup manyağı yaptım. Kıbrıs’ta askerlik yapıyordu ve Kıbrıs’la telefon görüşmesi yapmak çok zordu. Ben de dayandım mektuba. 2-3 güne 1 mektup düşecek şekilde çalıştım. Öyle ki bazı devre arkadaşlarını “senin sevgilin ne güzel yazıyor, benimkinden hiç ses yok” şeklinde bunalıma soktuğumu ve ağlattığımı söyler eşim:) Bir de şöyle bir durum oluşmuş. Normalde askere giden mektuplar okunur ama benim mektuplarımı bir süre sonra okumadan vermeye başlamışlar. Muhtemelen "yine yazmış deli!" diye düşünüyorlardı. Adamları bile bıktırmışım yani. Evliliğimi bir anlamda bu mektuplara borçluyum:) Çünkü görüşmek çok zordu, zaman uzundu. Aramızdaki tek bağ bu mektuplardı. İşte bu mektupları büyücek bir kutu içerisinde hala saklıyorum. Benim mektupların kutusu büyük olmasına büyük de, eşimin bana karşılık olarak yazdığı mektuplar daha küçük bir kutunun dibinde duruyor ancak:) Benim hızıma yetişmesi zordu doğal olarak.
    Uzun zamandır mektup yazmıyorum, kart atmıyorum. Çoğumuz gibi. Oğlum doğduktan sonra onun için tuttuğum bir günlük var sadece. Teknolojiye uyduk, blog kullanıyoruz artık. Geçenlerde bir yerde okumuştum. Kalem ve kağıtla klasik şekilde yazı yazmak beyni geliştiriyormuş halbuki. Klavye ile değil yani. Arada bir eski alışkanlıklarımıza geri mi dönsek acaba? Şöyle bir düşündüm de benim mektup yazmayla ilgili ne güzel anılarım varmış.




8 Ocak 2010 Cuma

UFAK BİR HATIRLATMA

   Çocukları ve gençleri çok severim. Küçük çocuklardan rahatsız olmam, gençlerle iyi anlaşırım. Gençleri hemen yargılayan insanlardan değilimdir. Öncelikle onların yaşındayken neler hissettiğimi, ne tür davranışlarda bulunduğumu hatırlamaya çalışırım. Bu şekilde empati kurmama rağmen günümüz gençlerinde tahammül edemediğim bir davranış var. Tam olarak "gençlerimizin" demeyeyim de, gençliğe adım atan ortaokul-lise çağındaki çocuklarımızın birbirlerine hitap şekilleri, birbirlerini tanımlama biçimleri çok korkunç. Herhangi bir okulun yakınından geçerken veya Facebook gibi paylaşım sitelerinde veyahut yakın çevrenizde muhakkak rastlamışsınızdır arkadaşına "gerizekalı" diye hitap eden bir genç kıza veya delikanlıya. En basit bir cümle içinde bile kullanıyorlar bu sözcükleri. O kadar ağızları alışmış. Ben arkadaşı için "gerizekalı, beyin özürlü, spastik, down sendromlu" tanımlarını aynı cümlede kullananına rastladım. Dehşete düştüm. Şu kelimeleri yazarken bile nasıl rahatsız olduğumu tarif edemem. Kaldı ki bu sözcükleri çocuklarımızın ağzından duymak çok ama çok nahoş bir durum. Kesinlikle hazmedemiyorum.
   Bana kalırsa bu gibi durumlarda anne ve babalara çok iş düşüyor. Çocuklarımıza arkadaşları için bu tip benzetmelerde bulunmamaları gerektiğini, kendilerine söylenmesine de izin vermemelerini öğretmeliyiz. Özellikle "özürlü, spastik, down sendromlu" gibi sözcüklerin ne anlama geldiğini, bu rahatsızlıklara sahip insanların bu durumu kendilerinin istemediğini, herkesin bir engelli adayı olduğunu, onların çocuklarında da bu tip rahatsızlıkların görülme olasılığının olduğunu, "spastik" tabir edilen "Cerebral Palsy" hastalarının çoğunda zeka geriliği olmadığını, kendimizi engelli vatandaşlarımızın yerine koyarak düşünmemiz gerektiğini anlatmalıyız. Tabi öncelikle biz öğrenmeliyiz belki de. Bırakın gençleri, çoğu yetişkinin bile bunları düşünmediğini biliyorum. Ama düşünmeliyiz. Çocuklarımıza da öğretmeliyiz. Gün geçtikçe bizlere has "merhamet" gibi, "saygı" gibi güzel özelliklerimizi yitiriyoruz. Duyarsız bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Halbuki ne kadar basit, birazcık vaktimizi ayırıp çocuklarımıza bu konularda bilgi vermek. Unutmayalım ki bugün biz çocuklarımıza yeterli ilgiyi göstermezsek, yarın bu durumdan etkilenecek olanlar onlardır.



31 Aralık 2009 Perşembe

YENİ YIL YAZISI YAZMASAM OLMAZ:))





    Bugün 2009 yılının son günü. Klasik "Yeni yılı karşılama yazıları" vardır. "Acısıyla, tatlısıyla bir yılı daha geride bıraktık" diye başlayan, "Yeni yıl barış, sevgi, mutluluk vs.vs.vs. getirsin" dilekleriyle sona eren... İyi bir yılı geride bıraktığıma inanmış olsaydım ben de böyle bir yazı yazabilirdim. Fakat hiç "Geçen yıl şöyleydi, şu oldu, bu oldu" muhabbetine giremeyeceğim. 2009 yılı benim için her zaman "babamı kaybettiğim yıl" olarak kalacak. Derinden sarsıldığım, sabrımın farkına vardığım, biraz daha büyüdüğüm bir yıl... 2010 yılına yönelik en büyük temennim hiç bir sevdiğimin sağlığından olmamasıdır. Herşeye rağmen yeni yıl, yeni umutlar demek. 2009'u yollayıverelim ve bu geceyarısı bütün enerjimizle "2010  yılı çok güzel olacak" diyelim:))  2010 YILI ÇOK GÜZEL OLACAK!

7 Aralık 2009 Pazartesi

...

   2 Aralık günü sabaha karşı Hak'kın rahmetine kavuştu sevgili babacığım. 2 ay önce damar değişimi için hastaneye yattığında işin buralara geleceği hiç aklıma gelmemişti. Aksi giden bazı tıbbi olaylar neticesinde kaybettik babamı. 2 aydır devam eden üzüntüler, koşturmaca, ilaçlar, tahliller, hastane kokusu, ümitler... Hepsi bitti. Artık kalbimde sızı, boğazımda kocaman bir düğüm ve gözlerimde anılar var. Birkaç ay önce derdim ki: "35 yaşındayım ama kendimi 20-25 hissediyorum." Ama şimdi kendimi değil 35; 45 hissediyorum, 55 hissediyorum. İnsanın annesini ya da babasını kaybetmesi çok ama çok tuhaf bir duygu. Tarifi mümkün değil. Elbette normal hayatımıza döneceğiz, elbette üzüntümüz  hafifleyecek ama o tuhaf duygu ne kardeşimi ne de beni asla terketmeyecek.
   Babam iyi kalpli bir insandı. Yardımseverdi, arkadaşlığa çok önem verirdi, akıllıydı, çok okurdu, paraya hiç kıymet vermezdi, çocukları çok severdi, biz küçükken eve geldiğinde muhakkak ilgimizi çekecek birşeyler getirmiş olurdu, gece uyumadan önce yatağımızın kenarına oturur bizimle sohbet ederdi, ödevlerimizi yaparken yardımcı olurdu. Pek çok erkekte olmayan baba şefkatini esirgemedi bizden.
   Bu zor günlerde beni teselli eden en büyük şey onu tanımış olanların söylediği güzel sözler oldu. Gidenin arkasından söylenmiş klasik sözler değildi bunlar. Ne mutlu bize ki sağlığında da duyardık bu sözleri. Bence almış olduğu hayır duaları, ona gittiği yerde yardımcı olacak. Rahat uyuyacak Babacığım. Onu çok özleyeceğimi biliyorum ama kalbimin ta içinde hissediyorum ki huzura kavuştu, sıkıntıları bitti...
   Zor günlerimde bana destek olmuş olan tüm arkadaşlarıma, büyüklerime çok teşekkür ediyorum. Canım Aslı'cığım(Bora), canım Esma'cığım en zor zamanımda sorgusuz sualsiz koşup geldiniz,size ayrıca teşekkürler...



13 Kasım 2009 Cuma

ANNE, ÇOCUK VE SANAT


   Anne ve çocuğu arasındaki ilişki insan yaşamına dair en güzel, en samimi, aynı zamanda en anlaşılmaz ve çözülmesi güç olgulardan biridir. Göbek bağının kesilmesiyle sonsuza kadar ayrılmış olan fiziksel beraberlik, görünmeyen bağlarla sımsıkı bağlanmış olarak bu kez duygusal yönde devam edecektir. Bir insanın yaşamını olumlu ya da olumsuz etkileyebilecek olan bu yoğun ilişki, psikoloji biliminin de konuları arasında yer almaktadır. Psikanaliz'in babası Sigmund Freud, kişiliğin temelini bebeklik ve çocukluk yıllarında yaşanan olaylara dayandırmış ve anne-çocuk ilişkisi üzerine çalışmalar yapmıştır.
   Annesinin yoğun ilgisinden ya da ilgisizliğinden, bazen de annesinin yokluğundan etkilenmemiş insan sayısı az olmasa gerek. Hatta bu konuda sadece bireyin değil devletlerin, imparatorlukların da etkilendiği örnekler tarihçiler tarafından incelenmiştir. Annelerinin egemenliğindeki çocuk kralların, annelerinin etkisi altındaki sultanların varlığı bilinmektedir.
   Anne ve çocuk arasındaki bağın sanata yansıması şüphesiz daha duygusal olmuştur. Sanatçı duyarlılığı ile oluşturulan pek çok eserde açıkça ya da üstü örtülü olarak bu bağın izleri görülür. Avrupa resim ve heykel sanatında başrolü oynayan "Meryem Ana ve Çocuk İsa" resimleri ile "Pieta" sahneleri, dini bir anlam taşımanın yanı sıra duygusal görünümleriyle de dikkat çekerler. Bu örneklerdeki gibi anne ve çocuk figürünün yer almadığı ancak sanatçının annesine duyduğu bağlılığın izlerinin görüldüğü eserler de vardır. Bu konuda ilgimi çekmiş olan bir kaç sanatçıya ve eserlerine ait bilgileri paylaşmak isterim.
   Örneğin Leonardo da Vinci... Roma'nın Vinci kasabasında doğmuş olan Leonardo, anne hasretiyle büyümüştür. Babası bir noter, annesi ise basit bir köylüdür. Ancak babası bir başkasıyla evlidir. Başka çocuğu olmayan baba, Leonardo'yu yanına alır. Babaannesiyle büyüyen ve onu çok seven Leonardo yine de annesinin  yokluğunu hissetmiştir. Anatomi, botanik, mühendislik gibi alanlarda da çalışmaları olan bu ilginç sanatçı, az sayıda resmi olmasına rağmen Rönesans sanatının ustası sayılmaktadır. 
En tanınan eseri olan muhteşem Mona Lisa sırrını hala korur. Gizemli gülüşü, masum ifadesiyle dikkati çeken figürün kim olduğu hakkında pek çok yorum yapılmıştır. 
Bu yorumlardan biri, ünlü hekim ve psikolog Freud'a aittir. Ona göre bu figür , sanatçının özlemini çektiği annesinden başkası değildir.
   Sanatçının anne şefkatine göndermede bulunduğu bir başka eseri Kayalıklar Bakiresi'dir. Vaftizci Yahya, Meryem, İsa ve bir meleğin yer aldığı bu ünlü yapıtta Meryem figürü çocukları kucaklar gibidir. Bir eli bebek İsa'nın başında, diğer eli bebek Yahya'nın omuzundadır. Ve bu görüntü, çocuklarını korumak isteyen şefkatli bir anne görüntüsüne birebir uymaktadır.
   Rönesans'ın bir başka ünlü ismi de Albrecht Dürer'dir. Almanya Nünberg doğumlu ünlü ressam, Kuzey Avrupa resim sanatı temsilcilerindendir. Araştıran, tartışan, düşünen bir sanatçı olma özelliğine sahip Dürer, soğukkanlı, etkileyici ve ilginç bir kişiliğe sahiptir. Uzun yıllar boyunca geç-ortaçağ tıbbının en yaygın teorilerinden biri olan "Dört Salgı Teorisi" üzerinde çalışmıştır. Antik çağlardan beri inanılan bu teoriye göre insanı oluşturan dört adet akışkan, dört insani mizacı belirlemektedir ( Kan, balgam, sarı safra ve kara safra). Bu dört akışkandan  hangisi baskınsa insan karakteri ona göre belirlenir. Bu akışkanlardan herhangi biri fazla salgılanırsa o kişi hastalanır. 32 yaşındayken dalağından kaynaklanan bir hastalığa yakalanan Dürer, safranın dışarı akması üzerine melankoli çektiğine inanır ve melankolik ruh halini bu duruma bağlar. Melankolik mizacıyla, hastalık hastası denebilecek tavırlarıyla bilinen sanatçının bu duygular içerisinde oluşturduğu çizimleri mevcuttur. Böylesi bir yapıya sahip olan insanın, yakınlarından birini kaybettiğinde hissedeceği duygular da fazlasıyla yoğun olacaktır. Nitekim Dürer de 43 yaşındayken annesini kaybettiğinde derinden sarsılır ve bu yokluğun acısını ömrünün sonuna kadar hisseder.


Sanatçının, annesinin ölümünden kısa bir süre sonra meydana getirdiği Melankoli I adlı gravürü pek çok simgeler içermekte ve hala çözülmeye çalışılmaktadır. Evrensel bir başyapıt olma özelliğini koruyan eserin kahramanı, elini çenesine dayamış, sıkıntılı bir şekilde oturan bir kadın figürüdür. Bu figürün çevresinde bir çok simgesel obje yer alır. Bunların çoğu melankoliyi çağrıştıran veya melankoli tedavisinde kullanılan objelerdir. Bunlardan farklı olarak, figürün arkasındaki yapının duvarında yer alan sayı dörtgeninde tam bir simetri gözlenir ve dörtgendeki sayıların toplamı, yatayda ve dikeyde 34 rakamını verir. Pek çok araştırmacıya göre bu sayı, sanatçının ölüm tarihi olan 14.05.1514'ün farklı şekillerdeki toplamıdır. Freud ise, Dürer'in annesine çok düşkün olduğunu ve annesinin babasına karşı pasif-feminin bir kişilik sergilediğini belirtmiş, gravürdeki kadının sanatçının annesi olduğu yorumunda bulunmuştur. Ona göre, sanatçının babasını temsil eden objelerin de yer aldığı yapıtta, yerdeki küre kadının rahminden yere düşmüş olan ve yaratıcılığı simgeleyen bir yumurta, arka plandaki deniz ise ana rahmine geri dönüş özlemidir. Pek çok araştırmaya konu olan ve her seferinde yeni okumalara imkan sağlayan bu eser hakkında kesin yargıya varmak güçtür. Kesin olan, Dürer'in duygusal kişiliği, annesine olan sevgisi ve yokluğunda duyduğu üzüntüdür. 


   Anne ve çocuk ilişkisinin resim sanatına yansıması konusunda ipucu verebilecek bir diğer ressam, Sürrealizmin önemli temsilcilerinden biri olan Rene Magritte'tir. Sürrealizm 20.yy.'ın ilk çeyreğinde ortaya çıkar. Hayal ile gerçeği, bilinç ile bilinçdışını bir arada sunan ve akılcılığı yadsıyan bir akımdır. Nesneleri alışılmışın dışında betimleyen sürrealist ressamlar, geleneksel görme alışkanlığımızın dışına çıkmamızı sağlarlar. Bazıları ise nesneleri oldukları gibi en ince ayrıntısına kadar betimlerler ama bu kez de onları olmamaları gereken yerlere yerleştirerek hayal gücümüzü zorlarlar. 
Rene Magritte bunlardan biridir. Felsefeye ilgi duyan Magritte, kendisine "ressam" denmesinden hoşlanmaz. Resim aracılığıyla iletişimde bulunan bir düşünür olarak görülmeyi tercih eder.
   Rene Magritte 1898 yılında Belçika Lessines'de dünyaya gelir. Üç erkek çocuğun en büyüğüdür. Rene ve ailesi, tüccar olan baba nedeniyle sık sık şehir değiştirirler. 12 yaşındayken resim yapmaya başlayan sanatçı, 14 yaşında büyük bir acı yaşar. Annesi Sambre Nehri'ne atlayarak intihar etmiştir. Resimlerinde fazlaca görülen "su" temasının bu olayla ilişkili olduğu yorumları yapılmaktadır.
   Annesinin etkisiyle oluşturduğu söylenen asıl yapıtlar "The Lovers" isimli iki resmidir. İki ayrı resim olan ancak birbirlerinin devamı gibi gözüken bu çalışmalarda betimlenen aşık figürlerinin yüzleri beyaz renkli kumaş parçalarıyla sarılmıştır. Yüzleri örtülü iki aşık, resimlerden birinde sakin bir şekilde yan yana durmakta, diğerinde ise öpüşmektedirler. Sanatçının annesi nehirden çıkarıldığında, eteğinin bacaklarından sıyrılıp yüzünü kapatmış olduğu ve bu görüntünün etkisiyle resimdeki aşıkların yüzlerinin kumaşla sarılı olarak betimlendiği yorumları yapılmaktadır. Böylesi acı verici bir deneyimin sanatçıyı etkilemiş olması kuvvetle muhtemeldir.
   Farklı bölgelerde ve farklı zamanlarda yaşamış olan bu üç ustanın hayat hikayelerinde ortak olan; duygusal yapıları ile annelerine karşı hissettikleri sevgi ve özlemdir. Hangi yaşta olursak olalım annemize ihtiyaç duyarız. Annemizin karşılıksız sevgisi arkamızdaki daimi güçtür. Anne ve evladı arasındaki bağ, beraberken huzur veren ama koptuğunda depremler yaratacak kadar hassas olan bir bağdır. Bu yazıda adı geçen örneklere daha bir çok ekleme yapılabilir. Bu yapıtlar hakkında yapılan yorumların kesin olup olmadıkları elbette bilinemez. Ancak insanoğlu var olduğu sürece bu sevginin izleri resimlere, heykellere, filmlere, romanlara ve şarkılara yansımaya devam edecektir.