14 Ocak 2012 Cumartesi

İSTANBUL'DA KAR...

     2012'nin ilk kar taneleri...
 İstanbul'da... 
Bugün düştüler gökyüzünden yere... 



Hoş geldiler...
 Kocaman kocaman... 
Bembeyaz...
Herkeste bir sevinç bir sevinç...  
Tweeter'da, Facebook'ta "kar! kar! kar!" seslenişleri... 
Telefonlarda kar konusu... 
 Herkes özlemiş...
Kimimiz camlardan seyretmişiz bu güzelliği... 
Kimimiz dayanamamışız sokaklara çıkmışız...  
Biz de dayanamadık...
 Biz de çıktık... 
Usul usul üzerimize yağmasına izin verdik... 
Kar kokusunu içimize çektik... 
Güzeldi... 
Çok güzeldi...

11 Ocak 2012 Çarşamba

TUTUNAMAYANLAR...TUTUNAMAYANLAR'DAN EN SEVDİĞİM KISIM...


Gustav Klimt - Kiss

      …kutu gibi bir eve yerleşiyoruz seninle kendi yağımızla kavruluyoruz tencerenin dibini tutmadan pişiyoruz kendi zevkimize göre döşüyoruz her tarafı tavana kadar aplikler dört bir yanı sarıyor tavandan sarkan lamba tam yemek masasının üstüne isabet ediyor kendi başımızın çaresine bakıyoruz kendi bacağımızdan asılıyoruz yatak odasına güllü perdeler asıyoruz ben çarşıdan patlıcan alıyorum sen ortalığa bakıyorsun resmini dairede masamın üstüne koyuyorum sen de resmimi tuvaletinin üstüne yerleştiriyorsun yatağımızın yanında kitaplarımız duruyor benim komodinimin üstünde benimkiler duruyor senin komodininin üstünde seninkiler duruyor ışıklarımız da gece lambalarımız da ayrı fakat kalplerimiz bir çarpıyor sen dört ben altı sayfa okuyunca uykumuz geliyor aynı anda birbirimize doğru dönüyoruz öpüşüyoruz aynı anda Fransızlar gibi iyi geceler diliyoruz Amerikalılar gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz sabaha tekrar buluşmak üzere ayrılıyoruz büfenin üstüne hiçbir şey koymuyoruz çünkü diğer küçük burjuvalar gibi görmemiş değiliz onlardan farkımızı biliyoruz gene de söylemiyoruz birbirimize bilmiyormuş gibi yapıyoruz sehpa örtüsü de kullanmıyoruz ama bunları hesaplayarak değil içimizden öyle geldiği için yapıyoruz onlardan farkımızı belirtmeye tenezzül etmiyoruz mutfaktaki kavanozların üstünde tuzbiberşekerkahve yazmıyor nedense öyle kavanozları almak gelmiyor içimizden yolda yürürken sanki o anda aklımıza gelmiş gibi bir dükkana girip sana bir ayakkabı alıveriyoruz akşam ben kapıdan içeri girer girmez öpüşmüyoruz beş dakika sonra öpüşüyoruz her gün ayrı bir zamanda öpüşüyoruz ne zaman ne yapacağımız belli olmuyor serseri bir küçük burjuva ailesiyiz ne kabul günümüz var ne de belirli toplanma günlerimiz dedikodu da yapmıyoruz yemekten sonra koltuklarımıza oturuyoruz öyle kimsenin belli bir koltuğu yok kim ne bulursa onun üstüne oturuyor kimseyi çekiştirmiyoruz saat on ikiye yaklaştığı halde yarın erken kalkacaksın yatsan iyi olur demiyorsun bana başıboş bir hayat sürüyoruz ben her sabah daireye gidiyorum fakat nasıl oluyorsa gidişim kimsenin gidişine benzemiyor serseri bir memurum evden sokağa tam bir sokak serserisi gibi yürüyorum ne otobüse binişimde ne biletçiye para uzatışımda ne dairede masamın başında oturuşumda hiçbirinde beylik bir durum yok olamıyor istesek de küçük burjuvalaşamıyoruz onlar gibi düşünemiyoruz yatakta birbirimize şiirler okuyoruz kitapları tartışıyoruz dünya umurumuzda değil sersem aptal diyoruz birbirimize diğer karıkocalar gibi şekerim canım tatlım balım birtanem filan demiyoruz anahtarı paspasın altına koymuyoruz kaç kere içerde unuttuk da çilingir getirmek gerekti hesabımızı bilmiyoruz paramız olduğu halde ayın sonunu getiremiyoruz Avrupa gezileri için para biriktiremiyoruz çocuklarımız oluyor üst üste istediğimizden değil istemediğimizden de değil tedbir de almıyoruz olmasın diye doktora filan da gitmiyoruz bununla uğraşacak değiliz ya hiçbir şeyimizi beğenmiyor dostlarımız bize öğütler veriyorlar ne onlara ne de büyüklerimize aldırıyoruz kayınpederlerimize kaynanalarımıza saygıda kusur ediyoruz çocukların terbiyelerini bozuyorlar onları şımartıyorlar diye üzülmüyoruz eğitimleriyle de uğraşmıyoruz üstünkörü bir terbiye veriyoruz akşamları derslerine çalıştırmıyoruz okula gidip öğretmenleriyle konuşmuyoruz hangi biriyle uğraşalım tam altı tane…

4 Ocak 2012 Çarşamba

BARIŞ MANÇO MODA 81300

    2 gün önce (2 Ocak) rahmetli Barış Manço'nun doğum günüydü. Bizler gibi Barış Manço şarkılarıyla büyümüş pek çok hayranı bugünü unutmadı. Radyolarda, sosyal paylaşım sitelerinde Barış Manço şarkıları yer aldı. Sevgi ve saygı sözcükleriyle birlikte...
    Benim de aklıma 2-3 ay önce arkadaşlarımla birlikte ziyaret ettiğimiz Barış Manço Evi geldi... Yazmamışım... Haberi olmayanlara, gitmek isteyip de ziyaret edememiş olanlara tanıtmak isterim.
Güzel konu mankenim:) Can dostum...
    Barış Manço Evi... Diğer bir deyişle Barış Manço Moda 81300... Adam Olacak Çocuk programının müptelaları bu adresi çok iyi hatırlayacaktır. Barış Ağabey her programın sonunda o hızlı konuşmasıyla 2 kere tekrarlardı bu adresi. Kendisine ulaşmak isteyenler bu adrese yollasınlar mektuplarını diye... İşte bu adres şimdi bir müze... Kadıköy Moda'da... Sanatçının ölmeden önce ailesiyle birlikte yaşadığı yer...  Müze hem bir döneme damgasını vurmuş bir sanatçıyı tanımak ve hatırlamak açısından çok önemli, hem de 19.yy'da Moda semtinin nasıl göründüğü hakkında ufak da olsa bir fikir vermesi açısından... 1800'lü yıllarda gayrimüslim Vitol Ailesi'ne ait olan binayı Barış Manço 1984 yılında aynı ailenin son fertlerinden satın almış ve 19.yy Viktoryen tarzını aynen koruyarak restore ettirmiş. (Meraklısına, binanın karşısındaki kilisenin de aynı dönemden kaldığını, aynı aileye ait olduğunu belirtmek isterim.) 
    Kadıköy Belediyesi'nin düzenlediği müze binasının bahçe kapısında Barış Manço karşılıyor ziyaretçiyi. Bahçede ise şarkılardan tanıdığımız domates, biber, patlıcan... Bir de eşek... Arkadaşım eşek:) Müzede hafif perdeden Barış Manço şarkıları çalıyor ki bu bence çok keyif veren bir uygulama. Giriş katında salon, yemek odası, kıyafet odası yer alıyor. Salonda "O benim rüyam" dediği piyanosu, dünyanın dört bir yanından topladığı antika eşyalar... Kıyafet odasında kliplerden, gazetelerden, dergilerden, televizyon programlarından hatırladığımız sıra dışı Barış Manço kıyafetleri... Aldığı ödüller, çeşitli ülkeler tarafından verilen beratlar... Fondaki şarkıları mırıldanarak 1.kata çıkıyoruz. Merdiven duvarlarında aynı şarkıların sözleri, notaları... Hangisini daha çok sevdiğimizi tartışarak gezmeye devam ediyoruz. 1.kat ebeveyn ve misafir yatak odalarına ayrılmış. Muhteşem antika yatak odası takımı, özel yapım vitrinlerde sergilenen meşhur Barış Manço yüzükleri ve kemerleri, 180 yıllık misafir odası takımı bu katta yer alıyor. 2.kat ise çocuklara yani Doğukan ve Batıkan'a ait. Bu odalarda sanatçıya ait belgeler, takılar, fotoğraflar, kendi çizimleri, kravatları vb. kişisel eşyaları sergileniyor. Belçika Kraliyeti'nden şövalye ünvanı alan sanatçı, bodrum katında Ortaçağ havası yansıtan bir Şövalye Odası da düzenlemiş. Evin yazlık ve kışlık bahçeleri kafeterya olarak kullanılıyor.
  

Barış Ağabey ve Sezercik:)
    Barış Manço Moda 81300 çok keyifli bir müze ev. Barış Manço çok yönlü bir sanatçı. Burada anlatamayacağım kadar çok esere, ödüle, övgüye sahip. Bu açıdan sanatçıyı hatırlatan, unutulmamasına olanak sağlayan bu müze çok güzel ve özel. Ayrıca benim yaşlarımda olanlar için tam bir geçmişe yolculuk mekanı. Özenilmiş... Özenerek düzenlenmiş. Bu özende Sunay Akın'ın müze danışmanı olmasının da payı vardır sanırım. Keşke gönlümüzde yer etmiş daha pek çok sanatçı için de aynı şey yapılsa. Elin oğlu hayali bir kahraman olan Sherlock Holmes'ün romanlarda geçen adresini bile müzeye çevirip ziyarete açarken bizim bu tip gayretlerimiz çok yetersiz kalıyor. 
    Bence bir hafta sonu alın çoluk çocuğu Barış Manço Evi'ni ziyaret edin. Pişman olmazsınız. Hatta hava güzelken gidin, müze çıkışında Moda İskelesi'nde güzel bir yemek yiyin. Biz öyle yaptık. Çok memnun kaldık:)


arkadaşım eş! arkadaşım şek! arkadaşım eşşeeeek!:))


*Hamiş: Yalnız güvenlik görevlileri hakkında olumlu düşüncelere sahip değilim. Daha kibar, daha bilgili olmalılar. Her an suç işleyecekmiş gibi peşimizden gezilmesine alıştık bir çok sergiden dolayı ama el yapımı karton bir pano için "flaş yok" şeklinde çemkirmeleri çok saçmaydı. 
    


    











Kışlık Bahçe

Şövalye Odası





    

2 Ocak 2012 Pazartesi

2012



Meşhuuuuur 2012'ye adım attık! Hayırlı uğurlu olsun! Yüzümüz hep gülsün!

28 Aralık 2011 Çarşamba

ORHUN ÇİZGİ ROMAN STÜDYOSUNDA

    Oğlum küçük yaşlardan beri resim yapmayı çok sever. Yaşı ilerledikçe bu konudaki ilgisi karikatür, çizgi roman vb. alanlara kaymaya başladı. Öyle ki bu ilgisi gelecek planlarında da yer alıyor. İleride hangi mesleği tercih eder bilemiyorum ama biz bugün - anne ve baba olarak - ona ilgisi ve yetenekleri doğrultusunda hobiler kazandırmak durumundayız. Çocuklarımızın bilgisayar başından kalkmadığından şikayetçi isek onlara farklı meşguliyetler yaratmalıyız. İşte tam da bu amaçla araştırmalar yaparken… Daha önce de çeşitli etkinliklerine katılmış olduğumuz Santralistanbul’dan Atölye Programlarına dair yeni bir e-posta aldım. Benim oğlum gibi 14 yaşında çocukları olanlar bilir… Bu yaş gurubunun katılacağı eğitici, sanatsal vb. etkinlikler kısıtlıdır. Ya daha küçük yaş gurubuna yöneliktir atölye çalışmaları, ya da yetişkinlere… Santralistanbul’un “Genç Atölyeleri” bu boşluğu dolduran oluşumlardan biri… Kasım ve Aralık aylarında tam da Orhun’a uygun bir atölye çalışması varmış. “Çizgi Roman Stüdyosu”… 12-16 yaş grubuna yönelik… Biz Aralık ayındaki 2.grup için kaydımızı yaptırdık. Ve 2 hafta boyunca cumartesi-pazar günleri ailecek Santralistanbul’a taşındık. Memnun da kaldık açıkçası… 
    Gidenler bilir… Santralistanbul, Bilgi Üniversitesi’nin Haliç’teki Santral Kampüsü’nde yer alıyor. Burası dersliklerin, kafelerin, tiyatro, sergi ve müze binalarının bir arada bulunduğu keyifli bir mekan. Üniversite öğrencileri, çocuklarını müzeye getirmiş aileler bir arada… Havanın güzel olduğu zamanlar ayrı bir keyifli… Bisiklete binenler… Fotoğraf çekenler… Çimenlerde çocuklarıyla top oynayanlar… Bir şeyler okuyarak kahvelerini yudumlayanlar… Çok sosyal… Çok keyifli… Çok modern… Yani… Orhun’un atölyede olduğu saatler boyunca biz hiç sıkılmadık. 
     Peki Orhun ne yaptı? O da hayatından çok memnundu. 2 hafta sonu boyunca Tan Cemal Genç’ten çizgi roman yapımı konusunda bilgi aldı ve o bilgilerle kendi çizgi romanını oluşturdu. Tan Cemal Genç bu konuda yetkin bir isim. Karikatürist, animasyoncu, metin yazarı… İspanyol-Türk ortak yapımı “İstanbul Zombi 2066”nın çizerlerinden biri… Aynı zamanda öğrenmiş olduk ki gençlerle de çok güzel anlaşabilen bir insan... Orhun kendisini çok sevdi. Biraz sohbet biraz sanat derken vaktin nasıl geçtiğini anlamamış:) Çizgi roman kahramanı nasıl olmalıdır? Nasıl çizilir? Nasıl boyanır? Tüm bunlar hakkında pek çok bilgi edindi. En güzeli de öğrendiklerini hayata geçirmesi oldu. Yarattığı kahramanına hareketi bol bir macera yaşattı, çizdi ve çizdikleri 1 hafta sonra dergi şeklinde eline ulaştı. Tabi çok mutlu oldu yaptıklarını görünce. Şimdi evde devam ediyor çizimlere ve bir sonraki atölye çalışmasını bekliyor. 
     Santralistanbul’da bu yaş grubuna yönelik “Bilgisayarla Müzik Atölyesi”, “Deneysel Fotoğrafçılık”; daha küçükler için “Çilek ve Çırakları Mutfakta”, “Enerji Bilmecesi”, “Işık Fırçası” gibi programlar mevcut. Zaman zaman yetişkinlere yönelik atölyeler de düzenleniyor. Tavsiye ederim. Çalışmalardan sonra güncel sergileri de gezebilirsiniz. Örneğin biz “İklim Değişikliği Sergisi”ni ve Coca-Cola’nın 125.yılı nedeniyle düzenlenen “Coca-Cola ile Mutluluk Yolculuğu” sergisini gezdik. İstanbul’da hareket çok… İstanbul’un keyfini çıkarmak lazım… Herkes kendine, ailesine, çocuğuna, bütçesine, zamanına uygun etkinlikler bulabilir. Biraz araştırmak, biraz farkında olmak, biraz zaman ayırmak gerekli sadece… Özellikle de çocuklarımızın sosyalleşmeleri, yeteneklerini geliştirmeleri, farklı deneyimler yaşamaları, hayattan keyif almaları için gerekli…



19 Ekim 2011 Çarşamba

19.10.2011


    Güzel umutlarla başlamak istediğim bir güne derin bir acıyla uyandım. Hepimiz gibi… 24 Şehit… 18 yaralı… İnanamadım. Ama gerçekti. Bizler uyurken o gencecik askerlerimizin ölüm-kalım mücadelesi verdikleri, hainlere karşı hepimiz için direndikleri geldi aklıma. Bizler uyurken… O saatten bu yana boğazımda bir yumru, başımda korkunç bir ağrı… Haberi öğrendiğimden beri gözümün önünde bir görüntü… 1-2 ay önce arabayla giderken asker uğurlayan bir konvoyun arkasında kalmıştık. Konvoy durdu… Biz de durduk… Konvoy ilerledi… Biz de ilerledik… Her trafik sıkışıklığında söylenen bizler hiç sesimizi çıkarmadan takip ettik… Ellerinde Türk Bayrağı olan gençler 10-15 metrede bir durup durup arabalardan indiler… Araçlardan yükselen oyun havalarıyla halaylar çektiler, oynadılar… Askere gidecek olan arkadaşlarını havalara attılar… En çok oynayan kimdi? Vatan görevini yapmak üzere olan, birkaç saat sonra sevdiklerinden ayrılacak olan o delikanlıydı… Seyrettik… Gülümsemeyle… Biraz da hüzünle… Eşime döndüm… “Allah hepsini korusun” dedim.  İşte sabahtan beri gözümün önünde bu görüntü… Ve güle oynaya askere yolladıkları evlatlarına, torunlarına, yeğenlerine, arkadaşlarına haince saldırıldığını bir sabah ansızın öğrenenlerin acısı…
    Biliyorum herkesin söyleyecek çok sözü var. Benim de vardı… Yazdım… Bu kadarını yapabildim… 19.10.2011. İstedim ki bugün, bu tarih unutulmasın… Bugüne dair hissettiklerim bir yerlerde kayıtlı kalsın… Kahramanlar! Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederiz . Mekanınız cennet olsun!




30 Eylül 2011 Cuma

SAĞA EĞİK BİTİŞİK EL YAZISI SORUNSALI (!)

    Tatlı yeğenim Nisan bu yıl ilkokula başladı. Yani onun için hayat mücadelesi de başlamış oldu. İlk mücadele “El yazısı” ile… Daha doğrusu “Sağa eğik bitişik el yazısı”(!)... 
İlk önce bu zoru başarmak lazım. İlkokulda el yazısı zorunluluğu konusunda önyargıda bulunmamak için çok direndim. Ama yok… Olumlu düşünemeyeceğim. 6 yaşındaki “mini mini birler” harfleri yuvarlamak, bağlamak, sağa yatırmak için didinirken olumlu düşünemiyorum.
    Okullarımızdaki el yazısı uygulaması, Kasım 1997 tarih ve 2482 sayılı Tebliğiler Dergisi’nde yayınlanan Yazı Öğretim Programı’na dayanıyor. İlk başta çok fazla önemsenmeyen bu program birkaç yıldır eksiksiz uygulanıyor. Bu yıl 8.sınıfta olan oğlumun düz el yazısıyla öğrenime başladığını, 3.sınıftan itibaren (2006-2007 yılları) bitişik el yazısına geçtiklerini hatırlıyorum. Onların ki daha bir karmaşık olmuştu. Bizim zamanımızda ise ayrıca “Güzel Yazı” dersleri vardı. (Ki bence bu daha doğru bir uygulamaydı. Sıkılmadan işlerdik o dersi) Bugün bitişik el yazısı ile okuma-yazma öğrenmeye başlamak zorunlu. Avrupa’da ve Amerika’da bu şekilde uygulandığı için bizde de aynı sistem benimseniyor. Fakat son haberlere baktığımızda bu yıl Amerika’da bazı eyaletlerde el yazısından vazgeçileceği kararının alındığını görüyoruz. Avrupa’da da aynı şekilde… Örneğin Hamburg 2011-2012 öğretim yılından itibaren serbest yazıya geçileceğini duyurmuş.
    Hala kalem kağıt kullanarak yazı yazan biri olarak elbette ki el yazısından vazgeçilmemesi gerektiğini düşünüyorum. (Her ne kadar bilgisayar çağında olsak da…) Kalemle yazı yazmak nörofizyolojik bir olgu. Beyni geliştirdiği araştırmalarla kanıtlanmış. Benim derdim “sağa eğik bitişik el yazısı” ile:) Çok estetik olduğunun farkındayım ancak bunu layığıyla gerçekleştirebilen kişi sayısı çok az. Mesela benim berbattır. Çok denedim güzelleştirmek için ama yapamadım. Demek ki olmayınca olmuyor:) Zorlamanın alemi var mı? Yok! Ama zorluyorlar. 1.sınıfta çocuğu olan veliler beni çok iyi anlayacaklardır. İnternette veliler için el yazısı programları var:) Dikkatinizi çekerim… “Veliler için”… İndiriyorsun ve çocuğuna öğretmek için çabalıyorsun. Adım gibi eminim ki bugünlerde pek çok evde sinir harbi yaşanıyor. İyi kötü sağa eğik bitişik el yazısıyla yazmayı ve okumayı öğrenen çocuk sokağa çıkıyor ve bakıyor ki bütün yazılar düz el yazısıyla yazılmış. Bir de düz yazıyı okumak için çabalıyor. Örneğin ben yeğenime yeni öğrendiği (tabi ki sağa eğik bitişik el yazısıyla öğrendiği) bir kelimenin düz halini gösterdim. “Ne yazıyor burada?” dedim. Bilemedi. Tekrar kendi kitabından gösterdim. Bu sefer okudu:)
    Bu konu tartışmalı bir konu. Akademisyenler ayrı düşünüyorlar. Veliler ayrı… Sağa eğik bitişik el yazısının parmak kasları açısından en uygun yazı olduğu, daha hızlı yazma imkanı verdiği söyleniyor. Fakat büyük çoğunluk bunun aksi görüşte. Ben de aksi görüşteyim. Kesinlikle hızlı yazılmadığını ve çok zor okunduğunu düşünüyorum. Üstelik öyle bir şey ki benim yazdığım “r” harfi ile oğlumun yazdığı “r” harfi apayrı… Oğlum benim el yazımı okuyamamıştı. Temelde çok farklı olmamakla beraber yıllar içinde değişen kuralları var. Zorluklarından biri de solakları ilgilendiriyor. Solaklar sağa eğik yazamıyorlar. Solaklara nasıl öğretileceği konusunda Milli Eğitim’in öğretmenlere yönelik yazıları var. Maalesef benim yeğenim de solak. Öğretmeni ondan sağa eğik istemediğini, dik yazabileceğini söyledi:) Sol elini kullanan öğrencilerin sıraları daha yüksek olmalıymış. Bu da MEB’in önerdiği ancak -herkesin tahmin edebileceği gibi- okullarda uygulanmayan bir durum. Özel okullarda bile solak öğrenciler için özel sıralar yok. Sol elleriyle yazanlar iki katı çabalayacaklar kısacası. Bu öyle bir uğraş ki internette sağa eğik bitişik el yazısıyla ilgili pek çok açıklama, indirilmesi gereken program var. Ve pek çok da yorum… Genellikle velilerin isyanı… Ama bana en ilginç gelen, bu yazıyı öğrenmek için çıkarılan defterler oldu. Yeni çıkmış. Sayfa üzerine fiziksel baskı uygulanarak harflerin izleri çıkarılmış. Öğrenci o harfleri takip ederek güzel yazmayı öğrenecekmiş. Göz ardı edilmemesi gereken bir durum açıklanmış defterin satışının yapıldığı sitede. “İzlerin daha sağlıklı görünmesi için ışığın soldan gelmesi gerekmektedir.” Allahım neden benim aklıma böyle fikirler gelmiyor? Ben de sistemlerdeki açıklardan faydalanıp bir şeyler akıl etsem, para kazansam ne olur sanki? :)
    Her neyse… Benim ki sadece bir durum tespiti. Yeğenime acıdım herhalde. Ben dedim diye değiştirmeyecekler. Ama fikrimi soran olursa şunu söylerdim: Yazının güzelliğinden daha önemli olan içeriğinin güzelliğidir. Çocuklara zorla “güzel yazacaksın” demek yerine o yazıların içini doldurmayı öğretmek gerekir. Hayal güçlerini beslemek gerekir. Güzel bilgilerle güzel kompozisyonlar yazsınlar isterim. Muhteşem çocuk zekalarıyla yaratıcılık dolu hikayeler yazsınlar isterim. En önemlisi bilgisayar dilini asla kullanmamalarını isterim. Türkçeyi doğru kullansınlar isterim. Bunların üzerine eğilmek daha doğru ve önemli değil mi?



Not:Fotoğraftaki el yazısı bana ait. Sevdiğim bir dörtlüğü yazdım. Fena olmadı ama epeyce yavaş ve dikkatli yazmaya çalıştım.