10 Eylül 2011 Cumartesi

SARAYBOSNA-HIRVATİSTAN NOTLARI

Ne diyor son kitabında Paulo Coelho? “Seyahat etmek para değil cesaret işidir.” Bu satırları tam da bu yıl Hırvatistan seyahatimiz sırasında okudum ve “işte budur!” dedim. Hep savunduğum bir düşünce… Yaklaşık 2 yıl önce kafamda şekillendirmeye başladığım Hırvatistan seyahatini bu yaz Temmuz ayında gerçekleştirdik. 2 yıl maddi ve manevi anlamda planlamayla geçti. Benim kadar cesur davranmayan eşimi alıştırmak için dersime iyi çalışmam gerekiyordu. Çünkü aslında daha önce de yurtdışına çıkmış olmamıza rağmen bu seyahati ilk kez ailecek (eşim, ben ve 14 yaşındaki oğlumuz) bir başımıza gerçekleştirecektik ve araba kiralayarak tüm ülkeyi neredeyse bir uçtan bir uca keşfedecektik. Vallahi yaptıkJ Çok da iyi oldu üstelik. Fazladan bir de Saraybosna’yı görmek kısmet oldu.
    Hırvatistan’a ve Saraybosna’ya seyahat etmek isteyenler için teknik bilgiler veren pek çok yazı var internette. O yüzden ben en iyisi gözlemlediklerimden, aklımda ve gönlümde kalanlardan bahsedeyim.
     Biz Hırvatistan’a Saraybosna üzerinden ulaşmayı tercih ettik.  1 gece Saraybosna’da kalarak bu güzel şehri de ziyaret etmiş olduk. Saraybosna etkileyici bir şehir. Ama bu etki maalesef 1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı’nın izlerine tanık olmaktan kaynaklanıyor. Pek çok binanın üzerindeki kurşun deliklerine dokunulmamış. Dokunulmamış ki herkes görsün. İnsanların huzurla yaşamaları gereken mahallelerine, sokaklarına, evlerine kadar ulaşmış savaşın kötülüğü. Şu anda Hırvatlar ve Müslümanlar bir arada yaşıyor gibi görünüyorlar (mahalleleri ayrı olsa da…). Umarım yaşamaya devam ederler. Oradayken bu konuda sık sık dua ettiğimi itiraf etmeliyim. İnsanoğlu bu… Ne yapacağı belli olmaz… Neyse… Konumuz bu değildiJ
    Merkezde yer alan Başçarşı bölgesi tam bir Osmanlı kenti görünümünde. Bakırcılar Çarşısı’yla, Saraybosna’yı imar eden Osmanlı Paşası Gazi Hüsrev Bey’in adını taşıyan bedesteni, camii ve medresesiyle bize ülkemizi aratmadı. Saraybosna’da turist boldu. Avrupalı turistlerin yanı sıra Arap ülkelerinden ve Türkiye’den gelen çok kişi vardı. Kalacak yer konusunda “nasıl olsa buluruz” diyerek ukalalık yaptığımız ve gitmeden önce rezervasyon yaptırmadığımız için ortada kaldık. Oteller doluydu. Bir de Saraybosna Film Festivali’ne denk gelmişiz. Epey bir vaktimiz kalacak yer aramakla geçti. En sonunda klimasız bir pansiyon odası bulduk. Çatı katı… Piştik bütün gece… Bir de kiralık araba aradıkJ Amacımız Dubrovnik’e arabayla geçip yol üzerindeki Mostar’a uğramaktı. Onu da buradan ayarlamadığımız için kalakaldık. Mostar hayal oldu. Demek ki neymiş? Sezonda yurtdışına çıkacaksan ve özellikle araba kiralayacaksan bu işi Türkiye’deyken halledeceksin. Neyse… Moralimizi bozmadık.
Latin Köprüsü - Saraybosna
    Saraybosnalı Müslüman halkın Türkiye’den gelenlere çok sıcak davrandığı, hatta sarmaş dolaş olduklarını okumuştum gitmeden önce. Açıkçası öyle bir durumla karşılaşmadık. Hırvatistan halkı çok daha sıcak, çok daha yardımseverdi. Saraybosna’da bindiğimiz taksinin şoförüyle, Dubrovnik’te bindiğimiz taksinin şoförü arasında dağlar kadar fark vardı. Biri paramızın üstünü vermeye tenezzül etmezken, diğeri bizi kalacağımız daireye teslim etti. Dubrovnik’teki şoför bizim için kapıları tek tek çalarak aradığımız pansiyonu sordu. Saraybosna’da güya 3 yıldızlı olan bir otelin sahibi bizi 6 yataklı bir odada yabancılarla kalmak için ikna etmeye çalışırken; Hırvatistan’da yanımıza gelerek “kiralık oda” yazılı kartonları kibarca gösteren teyzeler olumsuz yanıt alınca hiç baskı yapmadan uzaklaştılar.
    Ama yine de Saraybosna güzel ve modern bir şehir. Tekstil ve gıdada Türk markaları Bosna Hersek’i sarmış durumda. Saraybosna’da Türk ismi taşıyan restoran çok. Pek çok dükkandan ve restorandan Türkçe şarkılar yükseliyor. Meşhur Boşnak böreği ve Cevapçiç olarak okunan köftesine gelince… Beni pek sarmadı. Eşim köftesini beğendi. Herhalde yerinde yemedik. Bilemiyorum artık. Sabah 8.30 gibi açık börekçi bulmakta zorlandık. Bulduğumuz da pek iyi değildi. Yağlıydı ve kıyması çiğ kalmıştı. Yurtdışında hep bu sorun var. Belli günlerde ve belli saatlerde her yer kapalı, ya da ne bileyim ulaşım yok vs. Türk insanı gerçekten pek çok ülke insanına göre çok çalışkan. Üstelik bizler 24 saat yaşayan İstanbul’a alışmışız. Sabah 8.30’da börekçi aramak tuhaf geldiJ
    Az kalsın unutuyordum… Saraybosna’da çok merak ettiğim bir yapıyı da görmüş oldum. 1.Dünya Savaşı’nı başlatan olayın geçtiği köprüyü çok merak ediyordum. Hani şu Avusturya-Macaristan prensinin bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürüldüğü köprü… Gördük… Tuhaf… Savaş ve Saraybosna kelimeleri kafamda hoş olmayan şekilde özdeşleşti sanırım.
    Saraybosna’dan sonraki durağımız Dubrovnik. 3 gece konaklamayı planladık. Araba kiralayamadığımız için otobüsle geçeceğiz Hırvatistan topraklarına. Yolculuk 6 saat.. Arada Mostar kaynadı tabi. Orayı görmeyi çok istiyordum. Bir daha ki sefere inşallah… Sabah saat 10.00 otobüsüne bindik. 2 katlı bir otobüs. Fena sayılmaz. Avrupalı çok. Koltuklara sere serpe yayılmışlar. Bilet alarak bindik ve herkesin koltuk numarası belli ama Avrupalı yolcuların umuru değil. Biz Türkler (7 kişi) elimizde biletlerimiz dert anlatmaya çalışıyoruz. “Pardon orası benim yerim…” Kaldıramayınca muavine gidiyoruz. Muavin “istediğiniz yere oturun” diyerek yolluyor bizi. Avrupalılar kendi ülkelerinde yapamıyorlar bu hareketleri. Daha önce Viyana seyahatimizde gözlemlediğim herkesin mum gibi olduğuydu. Ama işte böyle kendilerinden daha aşağıda gördükleri ülkelerde rahat davranmayı tercih ediyorlar.
    Sınırlarda sorun yaşamadık. Bir tek Türklerin pasaportlarını alıp götürdüler ve damgaladılar ama bu işlem Avrupa Birliği’ne üye olmayan ülkelerle ilgili olsa gerek. Öyle tahmin ediyorum ve umuyorumJ “Sınırlarda” dedim çünkü Saraybosna’dan Dubrovnik’e giderken bir ara tekrar Bosna-Hersek topraklarına giriyorsun. Bosna-Hersek’in deniz kıyısındaki tek şehri olan Neum’dan geçip tekrar Hırvatistan’a giriş yapıyorsun. Savaştan sonra böyle paylaşılmış işte. En güzel yerler Hırvatlar’da. Bosna-Hersek’in çok küçük bir kısmı deniz kenarında…
Dubrovnik Old City 
    Dubrovnik çok güzel bir şehir. Hırvatistan’ın gözbebeği… Deniziyle, tarihi dokusuyla masal gibi bir şehir. Kimileri Dubrovnik için 2 ya da 3 günün yeterli olduğunu söylüyor ama bize yetmediJ Herkesin tatil anlayışı farklı. Kimi deniz, kum, güneş ister; kimi tarihi yerleri gezmekten hoşlanır; kimi eğlence arar. Bence Dubrovnik hepsini bir arada sunabilen bir şehir. Ortaçağ’dan kalma Eski Şehir’den çok etkilendik. Okuduğum romanlar aklıma geldi. Akşam olup da şehrin merdivenli ara sokaklarında gezerken her an önümüze elinde feneri, sırtında peleriniyle eski zamanlardan birileri fırlayacakmış gibi hissettim. Taş sokaklar, taş evler, taş merdivenler… Kentin dokusunu bozmadan yerleştirilmiş restoranlar, kafeler… Tarihi kıyafetleriyle eski zaman çalgılarını çalan müzisyenler… Bir başka köşede koca bir piyano… Diğer tarafta içi farklı miktarlarda doldurulmuş şişelerle müzik yapan bir adam… Caz… Blues... Akşamlarımız eski şehrin restoranlarında deniz mahsullerinden, koca koca pizzalardan tadarak; her köşede farklı farklı müzisyenleri dinleyerek geçti. Gündüzleri de tertemiz Adriyatik denizinde serinleyerek, müze ziyaretleri yaparak… Bir de eski şehrin surlarında tur attık ki… Bu turu gerçekleştirmeyen “Dubrovnik’e gittim” demesinJ Bir yanda masmavi Adriyatik Denizi ve adalar, diğer yanda tarihi şehrin tarihi evleri… Hırvatları tebrik etmek lazım. Savaşta oldukça hasar görmüş olan eski şehri kısa sürede toparlayarak turizmin hizmetine sunmuşlar. Eski şehrin dışı da farklı değil. Tüm Dubrovnik’te gözümüze batan bir tek çirkin bina görmedik. Yeni yapılan binalar da orijinale uygun yapılmaktaydı. Yüksek olmayan taş binalar… Aslında bizim ülkemizde tarihin, denizin, güneşin kat kat fazlası var ama elin oğlu bakıyor ülkesine. Bizim gibi hoyrat davranmıyor. Turizmin önemini anlamış ve ona göre davranıyor.  Ne diyelim darısı başımıza.
Dubrovnik Şehir Surları
   Dubrovnik’te apart dairede kaldık. Gayet düzgün ve temizdi. Zaten ülkede sokaklar, restoranlar, oteller, pansiyonlar tertemiz. Konaklama ve yeme içme konusunda hiç zorluk çekmedik. Aslına bakılırsa hiçbir konuda zorluk çekmedik. Hırvat insanı turistlere karşı çok yardımsever. Hiçbir sorumuzu karşılıksız bırakmadılar. Bize uzun uzun yollar tarif ettiler, tavsiyelerde bulundular, yanlışlarımızı düzelttiler. Hemen nereden geldiğimizi soruyorlar. “Türkiye” deyince ilk sözleri ya Fenerbahçe ya Galatasaray ya da Ezel oluyorJ Futbolla çok ilgililer. Fenerbahçe-Galatasaray rekabetini biliyorlar. İşin kötüsü şike olaylarından da haberdarlarJ Ezel dizisine bayılıyorlar. Bir kadın garson diziden öğrendiği kelimeleri saydı. “Ayıp kelimeler de öğrendim” dedi ve küfür ettiJ Dizinin yayınlandığı günlerde sokaklar boşalıyormuş. Ama biz dizinin saçma sonunu söyleyip de morallerini bozmak istemedik sevgili HırvatlarınJ

Hvar Adası
Hırvatistan Adriyatik Denizi kıyısında malum… Tertemiz, berrak bir deniz. Kum sahili olan plajı pek yok. Koca koca kayalardan denize giren çok. İlk gün vaktimiz az diye biz de öyle yaptık. Bacaklarımız çizildi, morardıJ Millet keçi gibi inip çıkıyor. Alışmışlar. Düşüp kafamızı gözümüzü yaracağız diye ödüm koptuJ Diğer 2 gün farklı farklı plajlarda adam gibi serildik şezlonglara. Plajlarda güneşlenen çok, denize giren azdı. Bunu da anlamış değilim. Herkesin zevki farklı işte. Hırvatistan’ın denizinin çok soğuk olduğunu söylüyorlar genelde ama bana soğuk gelmedi. Ki üşüyen bir insanımdır. Datça gibi Asos gibi suyun sıcaklığı. Zaten her okuduğuna inanmayacaksın. İçme suyu problemi yaşandığını da okumuştum internette. Şişe suları berbatmış, yağlıymış… Tamam biraz farklı gelebilir ama berbat da değil, yağlı da değil. Yalnız şişe suyu alırken “gazsız” diye belirtmen gerekiyor. Dediğim gibi herkesin bakış açısı, beklentisi farklı. Söylenenlere çok da takılmamak gerekiyor. Ben bu su ve denizin soğukluğu işine çok üzülmüştüm ama korktuğum gibi olmadı. Hatta bir yazıda “musluklardan ve sifondan çok az su akıyor, varlık içinde yokluk yaşıyorlar” gibi bir şey okumuştumJ İlk işlerimden biri sifonu kontrol etmek olduJ Vallahi gayet normal akıyor sular. Zaten insan niye böyle bir şey yazar ki? Yazacak bir sürü güzel şey varken. Galiba çok mızmızlanmamak lazım. Neticede farklı bir ülkedesin. Farklı bir kültüre göre yaşıyorsun bir süre.
Deniz ürünü bol Hırvatistan'da
    Dubrovnik’te 3 gece kaldık. Çok güzel anılarla ayrıldık bu güzel şehirden. Orada kendimizi hiç yabancı gibi hissetmedik. Bu hem halkın sıcaklığından kaynaklandı hem de müthiş sayıda Türk turiste rastlamamızdan. Devamlı Türkçe konuşan insanlara rastlıyorduk. Sanki Türkiye’de turistik bir kasabadaymışız gibi geldi bazenJ 2012’de de böyle olur bu durum. 2013’de vize uygulaması başlayınca bilemem. Ama yine de bizden giden çok olur herhalde. 2013’te AB’ye girecek Hırvatistan. Umarım onlar için hayırlı olur.
    Tatilimizin geri kalan bölümünde Hvar Adası’nda ve Trogir’de konakladık. Hvar’da 2 gece, Trogir’de 3 gece… Dubrovnik’te nihayet güç bela araba kiralayabilmiştik. Hvar Adası’na Korcula Adası’ndan ulaşmak istedik. Marco Polo’nun memleketi Korcula’yı da görmüş olduk. Yalnız feribot saatlerini almadığımız için Korcula-Hvar feribotunun sabah çok erken saatlerde olduğunu öğrendik. Günün büyük bölümü elimizde harita, değişik güzergahlardan Hvar’a ulaşma çabalarıyla, feribot kovalamakla geçti. Anlatması burada çooook uzun sürer. Gece 23.00’te Hvar’a ulaşabildik. O da bizim kalacağımız yerin ters tarafındaki ucuna…J Geceyarısı Hvar’ı bir uçtan bir uca kat ettik. Yol o kadar tenha ve o kadar virajlıydı ki bu sefer de bir korku filminde olduğumuzu hissettim. Her an önümüze bir yaratık çıkacak gibiydiJ Karanlık… Tenha… Bir yanımız uçurum… Offf! Epey bir tırstık. Allahtan oğlumuz bir süre sonra uyudu. Biz ancak o zaman “nasıl yol burası ya, daha ne kadar sürecek” diye konuşmaya başladık. Tam 2 saat sürdüJ İndiğimizde kendimi kasmaktan her yanım tutulmuştu. Eşim ilk defa böyle bir yolda araba sürdü. Üstelik yabancı bir memlekette. Artık her yerde sürer herhaldeJ Ama şimdi düşünüyoruz da yine de güzel bir gündü. Trapanj, Drvenik, Piloce gibi yerleri ekstradan görmüş olduk. Epey bir adrenalin salgıladık. En güzeli de Drvenik-Hvar feribotuyla yolculuğumuz sırasında feribotun ışıklarının kapatılmasıyla ortaya çıkan gökyüzü manzarasına şahit olmaktı. Samanyolu, Büyük Ayı, Küçük Ayı… Yüzlerce yıldız… Utanarak söylüyorum ki böyle bir şeyi ilk kez gördüm. Malum şehir çocuğuyuzJ
    Bir ara Hvar’a ulaşmaktan ümidi kesiyorduk. Oteli arayıp gecikeceğimizi ama mutlaka geleceğimizi söyledikJ Geceyarısı 01.00’de Hvar’da oteldeydik. Hvar’da Dalmajica Hvar Villa Hotel’de konakladık. Restoran ve lobi kısmı ayrı binadaydı ama çok da sorun olmadı bu durum. Temizdi, kahvaltısı iyiydi. Hırvatistan’da pek çok ülkede olduğu gibi tam pansiyon, her şey dahil vb. uygulamalara rastlamak zor. En doğrusu, en güzeli… Turisti dışarıya yönlendirmiş oluyorsun böylece. Bizim ülkemizdeki durumun tam tersi yani. Ülke turizmi açısından “her şey dahil” uygulamasından hiç hoşlanmıyorum. Umarım zamanla değişir.
    Hvar, gece hayatıyla ön plana çıkmış bir ada. Burada da genç İtalyan turist çok. Sabahlara kadar şarkı söylüyorlar, denizde gürültülü şekilde deve güreşi falan yapıyorlarJ Gençlik güzel şey… Adada diskoların yakınlarındaki otellerde kalmamakta fayda varJ Bizim konakladığımız otel bu açıdan iyiydi. Hvar’da denize girilecek alan az. Genellikle civardaki adalara gidiliyor. Biz 15 dakika uzaklıktaki Palmizana Adası’na gittik. Küçük bir ada. Yüzdük, güneşlendik, deniz ürünlerinden oluşan nefis bir yemek yedik.
Trogir - St.Lawrence Katedrali
    Hvar hakkında aklımda kalanlardan biri de yatlar… Yatlar ve tekneler… Boy boy… Çeşit çeşit… Her ülkeden… Denize girilecek yerin az olmasının nedeni de bu aslında. Teknelerden insanlara yer kalmıyor ve ister istemez denizin yüzeyinde ince bir yağ tabakası birikiyor. Kısmen Palmizana’da da böyleydi. Hvar zengin turistlerin tercih ettiği yerlerden biri. Yatlardan da belli zaten. Samar adında bir yat vardı ki… Adeta yüzen bir otel… İnsanlar önünde durmuş seyrediyorlardı, fotoğrafını çekiyorlardı. Gerçekten çok güzeldi ama…J Hemen internete girip baktım. Dünyanın en büyük yatlarından biriymiş. Hırvatistan’dan 1 ay kadar önce de İstanbul’daymış.
    3.durağımız Trogir’di. Hvar’dan Split, Split’ten Trogir yaptık. Trogir’i neden seçtim? O bölgede genellikle Split’te kalınıyor. Split büyük bir şehir olduğu için orayı tercih etmedim. Trogir’in daha sakin olduğunu, Split’te kalanların da denize girmek için Trogir’e gittiklerini öğrendim. Trogir’in UNESCO korumasındaki Eski Şehir’i de burayı  tercih etmem de etkili oldu. Split yakın olduğu için orayı da rahatça ziyaret ederiz diye düşündüm. Düşündüklerimin hepsi doğru çıktı. Dubrovnik ve Hvar kadar havalı değil ama sevimli bir yer. Ayrıca onlarla kıyaslanamayacak kadar ucuz. Özellikle Dubrovnik, Hırvatistan’ın en pahalı bölgesi.( Örneğin bir tek Dubrovnik’te park yeri parası ödedik. Diğer yerlerde park problemi yaşamadık.)
Palmizana Adası


    Trogir’de Hotel Vila Tina’da kaldık (yanlış yazmadım, Villa değil VilaJ). Konakladığımız yerler içerisinde en güzeli bu oteldi. Deniz kenarında, tertemiz, yemekleri güzel ve ucuz, çalışanları sıcak… Yalnız şehir merkezine biraz uzak kalıyordu. Araba olduğu için problem olmadı ama yürüyerek gidilemez.
    Trogir’i genellikle yaşlı çiftler ve çocuklu aileler tercih ediyor. Az kum, bol çakıltaşı, upuzun bir sahil şeridi var. Deniz tertemiz, berrak… Son 3 günü artık koşturmadan gündüzleri bol bol deniz keyfi yaparak, akşamları da Eski Şehir’de veya Split’te değerlendirmeyi planlıyorduk ama umduğumuz gibi olmadı. Geldiğimiz gün günlük güneşlik olan hava inanılmaz derecede bozdu. Fırtına kıyamet… Otelin sahibi “düzelecek düzelecek” deyip durdu ama tahmin edilebileceği gibi bizim artık döneceğimiz sabah açtı hava. Çok üzüldüm. Yine de yağmurun kesildiği aralarda Eski Şehir’i ve Split’i ziyaret ettik elbette. Trogir Eski Şehir, Dubrovnik’tekinin daha küçüğü. Yine taş sokaklar, taş evler, kiliseler… St.Lawrence Katedrali ve onun “Radovan Kapısı” adı verilen taş oymacılığı harikası portali kesinlikle görülmeye değer. Split ise büyük bir şehir. Çok fazla gezemedik. Ama Eski Şehir’i es geçmedik elbetteJ Alıştık bir kereJ Buradan aklımda kalanlar da Diocletion Sarayı kalıntıları ve St.Domnius Katedrali.
    Trogir yağmurluydu, fırtınalıydı ama rüzgarın ve yağmurun kesildiği, güneşin az da olsa kendini gösterdiği ender zamanlarda inatla denize girdim. Artık İstanbul’a döneceğimiz sabah bir kalktık ki etraf günlük güneşlikJ Hep öyle olmaz mı zaten? Olsun ne yapalım. Her şeye rağmen Trogir’de de güzel zamanlar geçirdik. İstanbul’a dönüşümüz Zagreb üzerinden oldu. Uçağa anca yetişebildiğimiz için Zagreb’i gezemedik maalesef.
    Hırvatistan’da gezilecek görülecek çok yer, izlenecek çok rota var. Herkes kendine göre bir plan yapıp gerçekleştiriyor gezisini. Bizimki böyleydi. Plitvice Parkı gibi aklımın kaldığı mekanlar oldu elbette ama her birine vakit ayırmak zor. Hırvatistan güzel bir ülke. İnsanları sıcak. Bilmediğimiz, keşfetmek üzere olduğumuz yerlerde gezerken hiçbir endişeye kapılmadık. Çünkü gördük ki herkes sıcaktan arabasının camını açık bırakıp evine veya oteline gidiyor. Kesinlikle tehlike yok. Ve insanlar o kadar yardımcı oluyorlar ki “ya sorarız şuraya!” şeklinde bir rahatlığa kapılmamak elde değilJ Yemek hiç problem değil. Her bütçeye göre karnını doyurma şekli var. İsteyen lüks restoranda yiyor, isteyen eline bir dilim pizza alıyor. Milletin elinde meyve torbaları… Ulaşım rahat. Otobüs, feribot seferleri düzenli. Biraz Hırvatistan fahri elçisi gibi oldum ama durum budurJ Çok sevdim, çok beğendim. Her şeyi tek tek not aldım. Gitmeyi düşünenlere, sorusu olanlara yardımcı olabilirim.
Dubrovnik'ten Korçula'ya giderken
Dubrovnik Liman
Split

16 Şubat 2011 Çarşamba

SORUYORUM…ÖYLEYSE VARIM

    Öğrenmenin sonu olmadığına inananlardanım. Bilmediklerimi öğrenmek isterim. Konu farkı da gözetmem. İlgimi çeken her konuyu araştırırım, okurum, anlayana sorarım. Herhangi bir işe girişeceğim zaman enine boyuna düşünürüm. Her ayrıntısıyla İçime sindirebildiğim, aklıma yatan, mantığıma ters düşmeyen eylemlerde bulunurum. Meraklıyımdır. Farklı iklimlerde insanların nasıl yaşadığını merak ederim… Deniz aşırı ülkeleri merak ederim… Devamlı bir didikleme halindeyimdir.
    Meraklı halimin günlük hayata yansıması sırasında zorlanırım. Çünkü herkes benimle aynı fikirde değildir. İnsanlar ezbere yaşantılar içerisinde, ezbere işler yaparlar. Ezbere ilişkiler kurarlar, ezbere konuşurlar, ezbere gülerler. Belli kalıplar içerisinde debelenip dururlar. Satıcı alıcıyla, öğretmen veliyle, anne- baba çocuğuyla, patron işçiyle hatta belki arkadaş arkadaşıyla…
    Ezbere sözler, ezbere bilgiler sıkar beni. Hiç gelemem. Örneğin bir şey satın alırken… Eleman başlar bana anlatmaya… Şu özelliği var, bu özelliği var… Ben pat diye onun anlattıklarından farklı bir şey soruveririm… Merak ettiğim ve aslında sorulması gereken… Eleman “Nereden çıktı bu?” der gibi bakar bana… Ukalalık yaptığım düşünür. Ya da bile bile açığını çıkarmaya çalıştığımı… Halbuki gerçekten merak etmişimdir. Bence benim o malı almam için can alıcı sorudur. Ama satış elemanı arkadaş ezberlemiştir bazı bilgileri ve onların yeterli olduğunu düşünür. Ezberlediklerinin dışında başka bilgisi de yoktur çoğunlukla.
    Oğlumun öğretmenleriyle veya doktorlarla da benzer şeyler yaşarım bazen. Anlatırlar da anlatırlar… Ama nasıl basmakalıp… Nasıl sıradan… Sıkılırım… Aptal yerine konmaktan hiç hoşlanmam… Dayanamayıp bir soru sorarım… Olabildiğince de yumuşak ifade etmeye çalışmışımdır ama yine de ukalalık yaptığımı düşünüp kibarca terslenirler… Bozulurlar… Tembeldirler çünkü… Ezberledikleri kelimelerle işleri geçiştirmeye, mallarını satmaya, bir an önce sıvışmaya çalışırlar. Soru sorulmasına da alışık değillerdir. Sormaz insanlar. Alışırlar bir düzene… Öööyle giderler.
    Bazen yakın çevrem de bozulur bana. Karşımda hararetle bir şeyler anlatırken araya girip “Eee! peki niye öyle olmadı da böyle oldu?” gibi pek çok soru sorabilirim. Kendisini kayıtsız şartsız haklı gören her insan gibi bozulabilir karşımdaki. Halbuki gerçekten merak etmişimdir. Ya da farklı bir açıdan bakmışımdır. Art niyet gözetmem. Ama anlamazlar. Patavatsızlık yaptığımı düşünürler… Çoğu zaman “Yanlış anlamazsan bir şey soracağım” diye başlarım söze. Ya da “Seninle alakası yok, olayı anlamaya çalışıyorum” demek zorunda kalırım.
    Ben böyleyim işte… İster patavatsız desinler, ister ukala… Hiç değilse onlar gibi uyuşuk ve sıkıcı değilim…



    

31 Ocak 2011 Pazartesi

145T SÖZLÜĞÜ


    Bilenler bilir, Beylikdüzü-Taksim arasında sefer yapan 145T (Ekspres) otobüsüyle yolculuk yapmak ayrıcalıktır(!) Üniversite öğrenimim sırasında 4 yıl boyunca her gün bu güzergahı kullandım. Bu yıl da Pedagojik Formasyon almak uğruna yollardayım. Dolayısıyla haftanın 3 günü yine bu otobüsteyim. Trafiğin durumuna göre 1 ile 1,5 saat arası süren ve çift katlı özel halk otobüsleriyle yapılan bir yolculuk bu. Topkapı’dan sonra bir daha kapılarını açmayarak yola devam ediyor. Bildiğin şehirler arası seyahat(!) Fark ettim ki zaman bol olduğu için epey bir gözlem yapmışım. İşte bu gözlemlere dayanarak 145T Sözlüğü oluşturdum. İlginize…
    Kablosuz İnternet: Evet! Bu otobüslerde kablosuz internet var. Allah düşünenden razı olsun…  Birkaç yıl önce otobüsün ön taraflarında bir yerlerde şu yazardı: “Lütfen cep telefonlarınızı kapatınız.” Artık “Aracımızda kablosuz internet bağlantısı bulunmaktadır” yazıyor. Neredeeen nereye! (Aslında araç aynı araç ama neyse…)
    Okuma Faaliyetinde Bulunanlar: Otobüsün en kültürlü grubu. Okunanlar, yolculuk için uygun hafif romanlardan ders kitaplarına kadar değişmekte.
    Devamlı Cep Telefonuyla Konuşanlar: Abartmıyorum, bir saat boyunca konuşanını gördüm. Sıkıntıdan eşini, dostunu, akrabasını arayanlar olduğu gibi iş görüşmesi yapanlar da mevcut. İş görüşmesi yapanların sesi daha yüksek çıkar.
    Laptop Kullananlar: Laptop çeşitli amaçlar için kullanılır. İş icabı kullananlar da vardır ama benim favorim kesinlikle dizi izleyenlerdir. Yaklaşık 1,5 saatlik bir yolculuk süresince 2 yabancı veya 1 yerli dizi seyredilebileceğini hesaba katarsak oldukça faydalı bir uğraştır.
    Mp3’lüler: Ya müzik dinliyorlardır ya da radyo. Çevreyle hiç alakaları yoktur çünkü duymazlar. Hatta bazılarının bangır bangır dinlediği müziği biz duyarız.  Radyo kanallarından birini dinleyenler daha sakindir. Akşam saatlerinde kendi kendine gülenleri görürseniz muhtemelen Nihat ve Sivrisinek programını dinliyorlardır. 145T yolcularından bu programı dinleyenler çoktur. Hatta o sırada programa mesaj bile atarlar.
    Uyuyanlar: Şanslı azınlık. Yorgunluklarını giderdikleri gibi yolculuğun nasıl geçtiğini de anlamayanlar grubu. Tabii ki genellikle cam kenarında otururlar.
    Merdivenlerde Oturanlar: 145T yolcuları yanlarında gazete kağıdı taşırlar. Bunun amacı belki de merdivenlerde oturarak yolculuk yapabileceklerini bilmeleridir. Koltuklar dolduğu anda merdivenlere gazete serilir ve yerleşilir. Yolculuk ilerledikçe burada oturanlar kaynaşırlar, muhabbete başlarlar. Aracın sosyalleşmeye elverişli alanı demek mümkündür.
    Ayaktakiler Grubu: Alt kat ayakta ve üst kat ayakta olmak üzere 2’ye ayrılır. Üst kattakiler nispeten rahattır ama alttakiler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Aracın en bahtsız grubunu oluştururlar. İşe gidiş ve geliş saatlerinde; giderken Migros’tan sonra, dönerken Haşim İşcan Geçidi’nden sonra araca binenlerin oturma şansı, yok denecek kadar azdır. Aynı pozisyonda kalırsın, camdan dışarıyı görme şansı bulamazsın, terlersin, bunalırsın ve indiğinde yürümeyi unutmuş olduğunu fark edersin. Üzücü…
    Bilmiş Teyze veya Bilmiş Amca: Hemen hemen her yolculukta rastlanır. Genelde muavinler için yapılmış olan yanlamasına koltuklar vardır ya hani, işte bu amca veya teyzeler ne hikmetse hep bu koltuklarda otururlar. Tüm otobüse hakim olurlar böylece. Ve sıkıldıkça alakalı alakasız herkese laf atarlar, muhabbet açarlar. Camların açılıp kapanması işlerinden de sorumludurlar.
    Bahçeşehir Gişeler: Ulaşıldığı anda mutluluk yaratan mevki. Gişeler geçildiği an tüm aracı bir sevinç sarar. Genellikle bir kadın yolcudan şu sözler duyulur: “Burayı görünce çok rahatlıyorum, eve ulaşmış gibi oluyorum.” Ve bu yolcuya hak verildiğini belirten onaylama sesleri yükselir birkaç yolcudan.  Bahçeşehir’e ulaşınca yaşanan mutluluk, Carrefour görüldüğü anda tavan yapar. Artık hedefe çok az kalmıştır. Bir durak sonra kapılar açılacaktır. Herkes toplanmaya başlar. Uyuyanlar uyanır, kulaklardan mp3’ler çıkarılır, telefonlar kapanır, laptoplar kapatılır.
    145T ile yolculuk yapmak böyle bir şeydir işte. Şaka bir yana, işlerinden yorgun argın dönen insanlar için uzun bir yol, zahmetli ve yorucu bir yolculuktur. Her köşesinde inşaat faaliyeti süren Beylikdüzü’nün nüfusu devamlı artmakta. Bina artıyor, nüfus artıyor ama ulaşım faaliyetleri aynı gelişimi göstermiyor. “ Bu kadar hızlı büyüyen bir yerleşim merkezinin altyapı problemlerinin de aynı hızla çözülmesi gerekmez mi?” diyor ve konuyu bağlıyorum…

    Not: Bugün 10.Eylül.2015. Yeni eklemeler yapmak istiyorum bu yazıya. Birincisi, giderek artan İstanbul trafiği nedeniyle 145T ile yapılan yolculuğun süresi, bazı saatlerde 2-2,5 saate çıkmıştır. İkincisi ise metrobüsün Beylikdüzü'ne kadar getirilmiş olmasıdır:) Metrobüs şehir içine ulaşım konusunda bizleri zaman açısından rahatlatsa da kalabalık yüzünden yaşanan sıkıntılar çok çok fazladır. Metrobüs yolculuğu ayrı bir yazı konusu olacak kadar derin bir mevzudur:)





7 Aralık 2010 Salı

GENÇLERİ ANLAMAK


    
    Geçtiğimiz hafta sonu polisten dayak yiyen, yerlerde sürünen üniversite öğrencilerinin fotoğraflarını gördünüz mü? Ben gördüm. İçim acıdı. Neymiş? Başbakanın rektörlerle buluşmasını protesto etmek için toplanmışlar. Bu mudur? 
Ne yapmışlar ki bu kadar şiddeti hak edecek? Merak ediyorum gencecik insanlara acımadan vururken, biber gazı sıkarken çocukları, kardeşleri akıllarına gelmedi mi acaba? Üniversite öğrencisi dediğin kaç yaşında olabilir ki? 18-25 arasıdır ortalama. Birazcık da olsa psikolojiden anlayanlar bu yaş gurubunun henüz yetişkinliğe erişmediğini; dünyayı değiştirme, bir şeyleri düzeltme heyecanıyla hareket edebildiğini; yetişkinlerde artık kaybolmaya başlamış olan cesarete fazlasıyla sahip olduğunu bilir. Adı üstünde "delikanlı"dır onlar. Önemli olan kimseye zarar vermemektir. Üniversite öğrencisi düşünmelidir, okumalıdır, konuşmalıdır, gerekirse protesto etmelidir. Bundan niye bu kadar rahatsız oluyoruz? Kimseye zarar vermemek kaydıyla yapılan bu eylemler demokrasinin gereği değil midir? Çocuklarına, gençlerine sahip çıkmayan aileleri kabul edemiyorum. Kendisi gibi düşünmeyen gençliği gözardı eden bir devlet yapısına da çok ama çok üzülüyorum.



12 Ekim 2010 Salı

KABARIK ETEK İSTİYORUM...

    Mad Men... Bugünlerde bu diziye taktım. Baktım ki senelerdir Emmy ve Golden Globe ödüllerini topluyor, "vardır bir hikmeti" deyip eski bölümlerinin hepsini arka arkaya seyrettim. Yeni sezonu da e2'den takip etmeye başladım. Gerçekten hoş bir dizi. Reklamcılık sektörü üzerinden 1960'lı yılların Amerika'sını anlatıyor. Nostalji modası onlarda da revaçta olsa gerek ki dizi bana bizdeki Hatırla Sevgili'yi hatırlattı. 1950'lerin sonu 60'ların başından itibaren Amerika'da gelişen olaylar takip edilebiliyor dizide. Örneğin Marilyn Monroe'nun ölümü, Kennedy suikasti gibi...
   Dizinin baş karakteri Don Draper'ın karizması (Jon Hamm) ayrı bir yazı konusu olacak denli üst seviyelerde geziyor ama ben şimdi ondan bahsetmeyeceğim. Bahsetmek istediğim konu kostümler, dekor ve bunların bana hatırlattıkları... Dizi, seyredeni alıp o yıllara götürüyor sanki. Her eşyaya ayrı ayrı takılıyorsun. Müthiş bir sanat yönetimi... Hele o elbiseler, hele o elbiseler... Başrollerdeki çift özellikle yakışıklı ve güzel seçilmiş olsa gerek, çünkü her giydikleri üzerlerine çooook yakışıyor. Kostümlerin hakkını veriyorlar yani. Zaten yanılmıyorsam dizinin kostümleri Amerika'da kadın ve erkek modasını oldukça etkilemiş. 
   60'ların modası deyince akla neler mi geliyor? Bir kere kabarıııık, muhteşem etekler... renk renk elbiseler, şapkalar... kalem etekler... eldivenler... dalgalı saçlar... erkeklerde takım elbise, ince kravatlar ve tabii ki fötr şapkalar... Ne kadar zarif, ne kadar hoş. O yıllarda bu dizidekiler kadar şatafatlı olmayabilir ama yine de bu tarz bir giyim varmış. Eski fotoğraflara baktığımızda bunun örneklerini görebiliyoruz zaten. Ve ben o fotoğrafları gördüğümde ne kadar salaş giyindiğimi tekrar tekrar hatırlıyorum. Mesela pantolonu çok kullanıyoruz. Özelikle de kot pantolonu. Halbuki elbise kadınlara ne kadar çok yakışıyor. Fötr şapka desen tarihe karışmak üzere:) Kabul ediyorum bu kıyafetleri taşımak zor. Kolayca giyip çıkarabileceğimiz, içinde kendimizi rahat hissedebileceğimiz, rahatça yıkayıp kurutabileceğimiz pratik giysiler giymek istiyoruz. Ama düşünüyorum da artık çamaşır makinamız var, çok iyi ütülerimiz var, suyumuz var, elektiriğimiz var.  Hatta kuru temizleme dükkanlarımız bile var. Peki ne yok? Ruhumuz yok. 50 yıl öncesinin zarafeti, sabrı yok... Tembeliz tembel... Hadi kendi adıma konuşayım tembelim tembel:) Ama bundan sonra daha zarif olmaya çalışacağım. Hatta geçen gün kendime şapka aldım:) Gerçekten!!!





18 Haziran 2010 Cuma

VUVUZELA DEDİN DE...




   Malum bugünlerde bir Vuvuzela tartışmasıdır gidiyor. Çoğunluk Vuvuzela sesinin (Daha doğrusu gürültüsünün) futbol zevkini öldürdüğü düşüncesinde…  Dünya Kupası maçlarını stadyumda seyredenler açısından durum tam bir işkencedir muhakkak. Ama bence Vuvuzela yasaklanmamalıJ Çünkü dünya yalnızca bizden ibaret değil. Her ülkenin, her coğrafyanın kendine özgü kuralları, gelenekleri, ritüelleri, yaşam şekilleri var. Bu yıl Dünya Kupası’nın Güney Afrika’da oynanmasına karar verilirken bu durum göz önüne alınmış olmalıydı. Kim ne derse desin, televizyonda dans eden, gülen, eğlenen, ellerindeki o acayip boruları öttüren insanları görmek hepimizi gülümsetmiş olmalı… Bu olay bana başka bir Afrika ülkesinde yaşayan çok farklı insanları hatırlattı.
   Geo dergisinde (2010-Ocak) çok ilginç bir konu okumuştum. Kongo Cumhuriyeti’nin başkenti Brazaville’de “Sapeur” denen bir gurup insanı anlatıyordu bu yazı. Özellikle gecekondu mahallesi Bacongo’da yaşayan bu insanlar, onca fakirliklerine rağmen son derece pahalı, şık ve rengarenk kıyafetlerle gezmeyi iş edinmişler. Diğer tüm ihtiyaçlarını geri plana atarak… Fransa’nın kolonisi oldukları dönemlerde başlamış bu alışkanlık. Fransa’da okuyan veya çalışan Kongolular şık takım elbiselerle, bastonlarla, pipolarla, şapkalarla dönüyorlarmış memleketlerine.  Ve taklit edilmeye başlamışlar. Durumun bugün bile devam etmesinin altında, kötü talihlerine rağmen kaderlerinin efendisi olma duygusu yatmaktaymış. “Yıkılmadım ayaktayım” durumları yani… Fransa’dan gelen marka elbiseler, ayakkabılar, şapkalar için her ne olursa olsun para ayırır ve onları kapısı bile olmayan kerpiç evlerinin yoksulluğunda müthiş bir özenle korurlarmış.  Yıkar, ütüler, böceğe ve küf kokusuna karşı ilaçlarlarmış. Öyle ki ünlü bir Sape “Bir çeyrek saat Sape olmak uğruna açlık bile çekilir” diyerek durumu özetlemiş.
    Sadece şık giyinmekle bitmiyor Sape’nin işi. Hepsi kendine göre jestler edinmek durumunda. Şemsiyle gezmek gibi, pipoyu ya da puroyu (yakmasa da) havalı şekilde kullanmak, kendine özgü yürüyüş tarzı geliştirmek gibi… Çoğu, Sape ruhunun kendisini ayakta tuttuğunu söylüyor. Gittikleri her yerde itibar görüyorlar, alkışlanıyorlar. Para karşılığı düğünlerde boy gösteriyorlar ve bu durum düğün sahibi için bir prestij meselesi oluyor. Hatta öyle ki Fransa kaynaklı bir gelenek yaratmış olan Fransa hayranı bu insanlar, Fransa’ya karşı kazanılan bağımsızlığın yıldönümlerinde düzenlenen törenlerde bile ön saflarda yer alıyorlarJ Bu da böyle bir gelenek işte. Bize ne kadar tuhaf gelse de bu insanlar gerçek. Tüm yoksulluklarına inat hayatı yaşanılır kılmaya çalışan… Kendi geliştirdikleri tuhaf gayeye ulaşma yolunda sıkıntılarını unutmaya çalışan… Diyeceğim o ki dünyada yalnız değiliz. Bizden başka çok farklı hayatlar var. Bırakınız çalsınlar vuvuzelayı çılgıncaJJJ
   




(NOT: Fotoğraflar Hector Mediavilla'nın internet sitesinden alınmıştır. Ki kendisi Sapeur çevresini fotoğraflayan İspanyol fotoğrafçıdır:)

23 Nisan 2010 Cuma

OLMASA MEKTUBUN...

   Cemal Süreya,  günlük tarzında yazdığı “Günler” adlı kitabının bir bölümünde “mektup” konusuna da değinmiş. Yaşım icabı olsa gerek, konuyla ilgili satırları okuyunca yine maziye dalıverdim(!) “Ah! Ah! Eskiden ne güzel mektup yazardık, mektuplar alırdık” diye düşünürken buldum kendimi. Gerçi bu konuda çevremi şöyle bir yokladığımda en hevesli şahsın bizzat kendim olduğunu fark ettim ama olsun!!!
    Ben yazmaya meraklıydım. Günlük tuttuğum gibi bir de mektup alışkanlığım vardı. Olayın “aşk mektubu” ile başladığını söyleyebilirim:) Bizim zamanımızda öyle Facebook’ta “ilişkisi var” şeklinde ileti yayınlayıp, yanına da kalp kondurma durumumuz yoktu:) O şekilde bir imkan olsa bile onu ilan edecek ataklığımız, rahatlığımız yoktu. Zaten “çocukluk aşkı” dediğim de karşılıklı bakışıp, kızarıp-bozarıp,  tüm sınıfla konuşup da bir tek o çocukla konuşamamaktan ibaretti. Eee! Biz de ne yaptık o durumda? Birbirimize karşılıklı notlar gönderdik. O notları saklamadığım için çok üzülüyorum şimdi. Alıp, okuyup hemen imha ederdim. Aman kimse görmesin! Sanki görseler ne olacak? 11 yaşındasın yahu! Ne saf, ne temiz ve kim bilir ne komik şeyler yazmıştık.
    Bir de uzun uzun yazdığım mektuplar vardı. Bazı büyüklerime mektuplar yolladım ve baktım ki cevap yollayan tek insan Büyükdedem. Babamın dedesi. Bursa’da yaşıyordu. Zamanın sayılı üniversite mezunlarındandı. Bana güzel güzel cevaplar yazardı, öğütler verirdi. Arada bir de mektubun içinde para yollardı. (Mesela kardeşimin yazıyla çiziyle hiç işi olmadığı için bu imkandan yararlanamadı:)) Büyükdedemin bazı mektupları duruyor Allah’tan.
    Bayramlarda ve yılbaşında da tebrik kartı atardım. Bu özel günlerde çeşit çeşit tebrik kartı satılırdı kırtasiyelerde. Şimdiki gibi telefon mesajıyla geçiştirilmezdi iş. Özene bezene herkese uygun kart seçerdim. Üşenmezdim. Postaneye götürüp yollardım hepsini. Önceleri pul yapıştırılırdı zarflara. Sonra sonra zarfların “bızt bızt” diye seri şekilde geçirilerek damgalandığı makineler çıktı.
    Tabii ki bunlar beni kesmedi bir de mektup arkadaşı edindim. Van’da yaşayan ve yaşıtım olan bir kızdı. Zamanla iletişimimiz koptu ama bu arkadaşlık bana farklı bir yerde ve farklı şartlarda yaşayan insanlar hakkında çok şey öğretti. Aslında bu şekilde bir mektup arkadaşlığı çocuklarımıza çok şey kazandırılabilir. Ama hala sürüyor mu bu iletişim şekli bilmiyorum. Biz çocukken yapılan bir şeydi.
    Veee tabii ki çocukluktan çıktık, büyüdük. Ciddi bir erkek arkadaşımız oldu. Sevgili yaptık. Şansa bakın ki o sevgili askere gitti. 18 ay boyunca bana mektup yazma fırsatı doğdu:) Diyebilirim ki şimdi eşim olan Sayın Orhan Perker’i mektup manyağı yaptım. Kıbrıs’ta askerlik yapıyordu ve Kıbrıs’la telefon görüşmesi yapmak çok zordu. Ben de dayandım mektuba. 2-3 güne 1 mektup düşecek şekilde çalıştım. Öyle ki bazı devre arkadaşlarını “senin sevgilin ne güzel yazıyor, benimkinden hiç ses yok” şeklinde bunalıma soktuğumu ve ağlattığımı söyler eşim:) Bir de şöyle bir durum oluşmuş. Normalde askere giden mektuplar okunur ama benim mektuplarımı bir süre sonra okumadan vermeye başlamışlar. Muhtemelen "yine yazmış deli!" diye düşünüyorlardı. Adamları bile bıktırmışım yani. Evliliğimi bir anlamda bu mektuplara borçluyum:) Çünkü görüşmek çok zordu, zaman uzundu. Aramızdaki tek bağ bu mektuplardı. İşte bu mektupları büyücek bir kutu içerisinde hala saklıyorum. Benim mektupların kutusu büyük olmasına büyük de, eşimin bana karşılık olarak yazdığı mektuplar daha küçük bir kutunun dibinde duruyor ancak:) Benim hızıma yetişmesi zordu doğal olarak.
    Uzun zamandır mektup yazmıyorum, kart atmıyorum. Çoğumuz gibi. Oğlum doğduktan sonra onun için tuttuğum bir günlük var sadece. Teknolojiye uyduk, blog kullanıyoruz artık. Geçenlerde bir yerde okumuştum. Kalem ve kağıtla klasik şekilde yazı yazmak beyni geliştiriyormuş halbuki. Klavye ile değil yani. Arada bir eski alışkanlıklarımıza geri mi dönsek acaba? Şöyle bir düşündüm de benim mektup yazmayla ilgili ne güzel anılarım varmış.