30 Ekim 2009 Cuma

VATAN SAĞOLSUN


   Dün eşimle birlikte çok merak ettiğimiz "Nefes, Vatan Sağolsun" filmine gittik. Fragmanı 2 milyon kişi tarafından izlenmiş ve gişe açısından da rekora koşuyormuş. Son zamanlarda yaşadığımız olayların etkisi ne kadardır bilemem ama yine de seyircinin "Recep İvedik" tarzı bir filmden çok farklı bir yapıma ilgi göstermesi hoşuma gitti.
   "Nefes" tek kelimeyle etkileyici bir film. Askeri açıdan ne kadar gerçekçi bilemem çünkü ben erkek değilim ve askerlik yapmadım. Fakat şunu söyleyebilirim ki karakterler açısından, çarpışma sahneleri vb.açısından oldukça iyiydi. Askerlerin anneleriyle, babalarıyla, sevgilileriyle telefonda konuşma sahnelerinde koptum. Ahizenin diğer tarafından duyulan konuşmalar çok ama çok bizdendi. "Sen gelene kadar kimseye köfte yapamam oğlum, sen yokken yiyemiyorum" diyen ağlamaklı anne, "Ne yapalım oğlum, herkes gibi yapıp geleceksin" diyerek metin durmaya çalışan baba, "1 hafta sonra, 10 gün sonra ararsın artık" diyen anlayışsız sevgili o kadar gerçekti ki... Ve diğer tarafta ailelerine hiçbir şey belli etmemeye çalışan Mehmetçikler... Her an ölebileceği gerçeğiyle yaşayan, elleriyle vesayet belgelerini imzalayan gencecik insanlar...
   Amatör bir sinema izleyicisi olarak söyleyebilirim ki yönetmen (Levent Semerci) her an çatışma çıkabileceği izlenimini çok iyi vermiş. "Eyvah! şimdi bir kurşun gelecek! Şimdi baskın olacak!" duygusunu yaşarken, hiç beklemediğim bir anda gerçekleşen çatışma sahneleri de çok başarılı. Açıkçası "Sadece milliyetçi duygularla yapılmış bir filmdir herhalde" diye düşünüyordum ve sinematik açıdan bu kadar iyi bir film olabileceği aklıma gelmemişti. Düz bir film değil. Ağır bir temposu var ama aynı zamanda hemen her sahnede yakalanabilen ayrıntılar sayesinde hiç de sıkıcı bir film değil. Ayrıca aşırı duygusal, aşırı milliyetçi bir hava sezmedim. Sadece ve sadece gerçekler vardı diye düşünüyorum.
    Kısacası ben bu filmi beğendim. Televizyondan değil de, sinemada film izlemeyi tercih eden amatör bir sinema seyircisi olarak öncelikle konu, daha sonra sinema dili açısından çok başarılı buldum. Tavsiye ederim. Gidiniz. Biz rahat yataklarımızda uyurken Türk askerinin nasıl zor şartlarda sınırlarımızı koruduğunu, askerliğin nasıl "Yan gelip yatma yeri" olmadığını bir kez daha görünüz.



23 Ekim 2009 Cuma

PARANOYAK (!)

    Günlerdir bir "Domuz gribi"  tartışmasıdır gidiyor. Sağlık Bakanlığı'nın geliştirdiği senaryoya göre, eğer önlem alınmazsa ülkemizde 21 milyon kişi hastalanacak ve 5300 kişi hayatını kaybedecekmiş. Burada adı geçen önlem nedir? "Yurtdışından gelecek olan domuz gribi aşısı". Farklı ülkelerde bu aşının güvenilirliği konusunda çıkan tartışmalar bizim ülkemizde de yaşanırken, bu kez arka arkaya açıklanan grip vakaları görülmeye başlandı. "Şu okulda şu kadar kişi, bu ilde bu kadar kişi domuz gribine yakalandı" gibi... Biz normal vatandaşlar aslında bu tip kesin rakamlara alışık değilizdir. Mesela deprem olur ölü sayısı az söylenir; sel olur ölü sayısı, kayıp sayısı az söylenir. Bu durum, şüpheci karakterimin bir yansıması olarak beni düşüncelere sevketti:) (Öyle ki 96.000 kişinin hastaneye yatacağı, 15.500 kişinin yoğun bakım hizmeti alacağı bile söylendi.)
    Bütün bunları bir yana bırakırsak, bu sefer başka bir düşünce beynimi kemirmeye başladı. "Okullarda öğrencilere aşı uygulanacakmış. Oğlumun aşı olmasına izin versem mi? Vermesem mi?" Tabii ki her anne gibi bu konudaki komplo teorilerini takip etmeye başladım. Hatta öyle ki kendi komplo teorimi bile ürettim: "Bence Amerika çocuklarımıza özel bir aşı uygulayarak, gelecekte hastalıklı bir Türk halkı yaratacak" gibi :)) Abarttığımı düşünerek bu fikri kafamdan attım. Fakat bu aşı konusunda, ülkece denek olarak kullanılacağımız fikrini gözardı ettim desem yalan olur. Sayın sağlık bakanımız gururla "Bu aşının uygulanacağı ilk ülkelerden biri olacağız" derken, ne yazık ki ben kendisiyle aynı sevinci paylaşamadım. Hatta ilk tepkim "Eyvaaaah!" şeklinde oldu. "İyi bir şey olsaydı ilk önce bize yollamazlardı!"
    İşte böyle bir ruh hali içerisindeyim Sevgili Günlük! Aslında biz bu ülkenin vatandaşları olarak epeydir paranoyalarımız içerisinde sürüklenmekteyiz. Biraz yağmur yağsa "Eyvah sel olur mu?", uzaklarda bir köpek ulusa "Deprem mi olacak acaba?" diye sormaktayız; elimizde dürbün UFO beklemekteyiz; çantamızı boyundan geçecek şekilde asarız ki kapkaççı çarpmasın; hayır işlerken bile düşünürüz "Acaba bu kuruma para yardımında bulunursam dolandırılır mıyım?" diye; trafikte kapılarımızı sıkı sıkı kilitleriz ki başımıza bir bela gelmesin; özel veya devlet farketmez herhangi bir hastaneye girdiğimiz de, oradan sağ çıkıp çıkamayacağımız kaygısını yaşarız; iş başvurusunda bulunurken önceliğin torpillilerde olduğu kuşkusu içimizi kemirir; kriz bahanesiyle işten atılma korkusu yaşarız veya maaşlarımızın kesintiye uğrayacağı korkusunu vs. vs. vs. Ne acı ki bu örnekleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Ne yapalım bizi bu hale düşürenler utansın...


( Bu arada aşı konusunda hala bir karara varabilmiş değilim:)))

19 Ekim 2009 Pazartesi

BUGÜNLERDE...

    Hayatımı bir süreliğine askıya aldım. Yapılması gereken zorunlu işler haricinde, keyiflerimi ve planlarımı bir süreliğine erteledim. Çünkü babam iki haftadır hastanede yatıyor ve sağlık olmayınca hiçbir şeyin tadı olmuyor. İkisi bacakta, biri boyunda olmak üzere üç adet damarın değişmesi için ameliyat günü bekliyoruz. Ama ameliyat için bir türlü gün verilemiyor çünkü oynayan tansiyon ve şeker değerleri ile görevlerini yerine getiremeyen böbreklerin düzelmesi, düzene girmesi lazım. Kendisinin hastanede sıkılması bir yana, insanın babasını veya annesini güçsüz durumda görmesi hiç hoş bir durum olmuyor.
    Babam şimdi bize "Yediğinize, içtiğinize dikkat edin; spor yapın; mideniz bulansa bile bol bol su için" diye öğüt veriyor. "Söylerlerdi inanmazdım" diyor. Maalesef kendisi bu konulara hiç ama hiç dikkat etmedi. Hala fırsatını bulduğunda sigara içiyor. Sinirleniyorum...
    Gençliğimizin ve sağlığımızın kıymetini bilmemiz lazım. Bu kıymet bilme durumu sadece "Aman yaşlanmadan şunu da yapayım, bunu da göreyim" şeklinde bir düşünce olmamalı. Sağlıklı yaşlanmak çok önemli. 60'lı,70'li hatta 80'li yaşlarda da yürüyüş yapabilmek, koşmak, yüzmek çok keyifli olsa gerek. Ve tabii ki birşeylerle uğraşmak, belli amaçlarının olması da sağlıklı bir yaşlı olmanın koşullarından biri. Geçenlerde okuduğum bir araştırmanın sonucuna göre kadınların erkeklerden daha fazla yaşamasının sebebi, kadınların yapacak işlerinin hiç bitmemesiymiş. Emekli olduktan sonra kendini bırakan erkeğe karşılık, kadınların torunlarına bakması ve ev işleriyle, hobileriyle vb. ile ilgilenmesi onların hayattan kopmamalarını sağlamaktaymış. Bence buna bir de erkeklerin içki ve sigara alışkanlığının kadınlara göre daha fazla olmasını, yiyecek ve içecek konusunda pek dikkatli olmamalarını da eklemek lazım.
    İşte babam da tam bu konumda. Keşke daha dikkatli olsaydın babacığım!...
  



3 Ekim 2009 Cumartesi

ŞAKİR PAŞA AİLESİ



    Bir aile düşünün. II.Abdülhamit döneminde sadrazamlık ve paşalık yapmış amca; yine yüksek askeri rütbelere ulaşmış olan baba; Atatürk'ün yakın silah arkadaşları olan damatları; Türkiye'nin ilk kadın sanatçılarından olan kızları: yine sanat dünyasının ünlü isimlerinden olan torunlar; resim, gravür, heykel, tiyatro,edebiyatla dolu hayatlar ve bol bol skandal...
    Yıllar önce Şirin Devrim'in "Şakir Paşa Ailesi - Harika Çılgınlar" isimli kitabını okuduğumda çok etkilenmiştim. Tek tek tanıdığım pek çok ismin aslında aynı aileden olduğunu o kitap sayesinde öğrenmiştim. Daha sonra bu ailenin ünlü fertleri ile ilgili ne bulursam okumaya başladım. Fahrünnisa Zeyd, Aliye Berger, Nejad Devrim ve Füreya Koral gibi aile üyeleriyle de Sanat Tarihi eğitimim sırasında iyice haşır neşir oldum. Hatta 4.sınıftaki Proje dersi için hazırladığım "Türkiye'de Kadın Ressamlar ve Otoportreleri" konulu araştırmamda Fahrünnisa Zeyd ve Aliye Berger de yer aldılar.
    Geçenlerde yukarıda bahsettiğim kitap tekrar elime geçtiğinde, bu ailenin belli başlı fertlerini tanıtmak, tanıyor olanlara da tekrar hatırlatmak isteği duydum. 
    Zira, heyecan duyduğum, beğendiğim şeyleri paylaşmayı seviyorum:))
    Cevat Paşa: Ailenin amcası. II.Abdülhamid döneminde en yüksek askeri makama ulaşmış, Girit Valiliği yapmış ve 1891'de sadrazamlık görevine getirilmiş. Ayni zamanda tarihçi. Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri tarihini yazmış. Amatör fotoğrafçı. 5000 adet kitabını İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne bağışlamış.
    Şakir Paşa: Cevat Paşa'nın kardeşi. Ailenin babası. Girit'te Cevat Paşa'nın resmi kumandanlığını yapmış. Tarihçi ve yazar. Torunu Şirin Devrim'in deyimiyle "tam bir Rönesans adamı". Sanatın her dalına meraklı. 1903 yılında Paris'te düzenlenen bir resim yarışmasında ikincilik kazanmış. Ağabeyi gibi amatör fotoğrafçı. Çini ve seramikle de uğraşmış. Oğlu tarafından vurularak hayatını kaybetmiş. 
    Cevat Şakir Kabaağaçlı: Nam-ı diğer Halikarnas Balıkçısı. Herkes Halikarnas Balıkçısı'nı duymuştur. Romantik çağrışımlar yaratan bir isimdir bu. Peki ama Cevat Şakir nasıl Bodrum'a yerleşmiştir ve nasıl Halikarnas balıkçısı olmuştur? 
    Şakir Paşa'nın oğlu Cevat, Oxford'a eğitime gönderilmiş ve orada zengin, aristokrat gençlerle arkadaşlık kurmuş, tatlı hayat yaşayan bir gençtir. Bu yüzden sık sık babasından para istemektedir ve dolayısıyla babasıyla sık sık tartışmaktadır. Oxford'tan Roma'ya geçer ve orada Güzel Sanatlar Akademisi'ne yazılır. Resim yeteneği vardır. Nihayet mesleğini bulduğunu söylemektedir. 22 yaşındayken İtalyan Aniesi ile evlenerek yurda döner. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde minyatür çalışmalarına başlar. Fakat babasıyla tartışmaları hiç bitmez çünkü babası onun adam gibi bir mesleğe sahip olmasını istemektedir. Bu sırada Şakir Paşa'nın mali durumu çok kötüdür. Sahip oldukları çiftlikteki hesapları kapatmak için Afyon'da bulundukları bir gece, tekrar tartışırlar ve Cevat babasını bir av tüfeğiyle vurarak ölümüne sebep olur. "Kendimi savundum" der.  7 yıl hapis yatar. Çıktığında bir tekkede çalışır, gazetecilik yapar, çeviriler yapar, siyasi karikatürler çizer. Siyasi bir yazısı nedeniyle İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanır ve o zaman sürgün yeri olan Bodrum'a gönderilir. Bodrum'u çok sever ve cezası bittikten sonra 25 yıl daha Bodrum'da yaşar. Balıkçıların ve sünger avcılarının hikayelerini yazar. Tanıdığımız, bildiğimiz "Halikarnas Balıkçısı" olur.
    Fahrünnissa Zeyd: Şakir Paşa'nın kızı. Türkiye'nin ilk kadın ressamlarındandır. İnas Sanayi-i Nefise mezunudur. Meşrutiyet döneminin alafranga genç kızı iken, Cumhuriyet'in ilanından sonra tam bir Cumhuriyet kadınına dönüşür.İlk eşi Servet-i Fünun yazarlarından İzzet Melih Devrim'dir. Türkiye'nin örnek çifti olarak hem sanat dünyasının, hem de diplomatik çevrelerin toplantılarında sık sık boy gösterirler. Kızı şirin Devrim'in anlatımına göre, Dolmabahçe Sarayı'nda yeni Türk alfabesine karar verilen toplantıya İzzet Melih ve Fahrünnisa da davetlidirler. Atatürk'ün yeni harflerle yazdığı ilk kelime "Fahrünnisa" olmuştur. 
    Fahrünnisa 1928 yılında Paris'te Ranson Akademisi'ne yazılır. 5 yıl sonra İzzet Melih'in çapkınlıkları yüzünden evliliği sona erer. 1934 yılında Irak'ın Ankara Büyükelçisi Prens Emir Zeid el Hüseyin ile evlenir. Bundan sonra Türkiye'de ve yurtdışında fırtına gibi süren bir hayata atılır. Hem sanat hayatını, hem diplomatik çevrelerle olan ilişkilerini aynı anda başarıyla devam ettirir. Kraliçe Elizabeth ve Hitler gibi dönemin ünlü şahsiyetleriyle aynı ortamlarda yer alır. Yurt içinde ve yurt dışında pek çok sergi açar. Başarılıdır, hırslıdır, titizidir, resim yaptığı tarihlerde ruhsal gelgitler yaşadığı söylenmektedir. 
    Eserleri Türkiye'de olduğu gibi Avrupa'da da önemli bir yere sahiptir.
    Aliye Berger: Şakir Paşa'nın küçük kızı. İşte ailenin en fazla tuttuğum ferdi:) Nam-ı diğer Alyoşa. Evin şımarığı, başına buyruk olanı, aklına eseni yapanı,çocuksu ve açıkkalpli Aliye... Çılgın ve aşık Aliye... Rengarenk kıyafetleriyle; kıyafetlerine diktiği kelebeklerle, çiçeklerle dikkat çekermiş. Saçlarına renk renk kurdeleler; boynuna eşarplar bağlarmış. Farklı bir makyaj yaparmış. Yaşadığı dönemin aykırı tipi yani. Sadece fiziksel görünümüyle değil yaşadıklarıyla da farklıymış. İlk kez Füreya'ya ders verdiği sırada gördüğü keman hocası Carl Berger'e deliler gibi aşık olmuş. Bu sırada 17-18 yaşlarındaymış. Carl Aliye'den 10 yaş büyükmüş. Tam 23 yıl beraberlikleri olmuş. Carl, sanatının ön planda olduğunu söyleyerek evlenmekten kaçınmaktaymış. Aliye, bu zaman zarfında kaçamaklarından da vazgeçmeyen Carl'ın ilişkide olduğu kadını silahla yaralamış. Kadın evli olduğu için şikayetçi olmamış. Bu şekilde fırtınalarla geçen 23 yılın sonunda 1946 yılında evlenmişler. Ve yalnızca 6 ay sonra Carl kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiş. Bunalıma giren Aliye'yi kurtaran şey "gravür" olmuş. Zaten aileden gelen sanatsal bir yeteneğe sahip olan ve özel resim dersleri alan Aliye'yi gravüre yönelten kişi ablası Fahrünnissa olmuş. Gravür'ün güç gerektiren bir sanat olduğunu bilen Fahrünnisa, acılarını atabilmesi için Aliye'yi gravüre yönlendirmiş. Aliye ilk eserlerinde hep Carl'ı resmetmiş.
    Sanatseverler onu bir de "İstihsal" isimli yağlıboya resmiyle hatırlarlar. 1954 yılında Yapı kredi tarafından düzenlenen İstihsal (Üretim) konulu yarışmada Aliye'nin eseri birinci olur. Bu resim çok tartışılır çünkü akademik gelenekten uzak özgün bir çalışmadır. İçinden gelen coşkuyla gerçekleştirmiş olduğu bu resim, Türkiye'de soyut sanatın ilk örneklerindendir. Aliye'nin eserleri de kendisi gibi çok farklıdır.

    Nejad Devrim: Fahrünnisa'nın İzzet Melih'ten olan oğlu. Annesi gibi ünlü bir ressam. Soyut sanatın önemli temsilcilerinden. Orta Asya dahil bir çok ülkeye sanat gezilerinde bulunmuş. 
    Füreya Koral: Şakir Paşa'nın kızı Hakiyye'den olan torunu. Türkiye'nin ilk kadın seramik sanatçısı. Müzik eleştirileri yazmış, çeviriler yapmış. Yurtdışında pek çok sergi açmış ve ödül kazanmış. Marmara Oteli lobisinde, Ankara Ulus Çarşısı'nda, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı vb. bir çok yerde duvar panolarını görmek mümkün.
    Kılıç Ali Paşa: Füreya'nın eşi. Biz onu Atatürk'ün yaveri olarak tanıyoruz ve seviyoruz. Füreya ve Kılıç Ali her zaman Atatürk'ün yanındalar. 
    Emin Paşa: Şakir Paşa'nın damadı. Hakiyye'nin eşi. Emin Paşa Atatürk'ün silah arkadaşlarından. Aynı zamanda aile olarak da yakın ilişkiler içerisindeler. Hani ünlü bir olay vardır. Atatürk ve Latife hanım yeni evlenmişlerdir. İzmir'de bir tanıdıklarının evindeyken, Atatürk halkın ısrarına dayanamayarak balkona çıkar. Elinde kadeh vardır. Latife hanım arkasından gelerek "Kemal! Kemal! Elinde kadehle kendini halka gösterme" der. İşte bu olayın geçtiği ev Emin Paşa ile Hakiyye'nin evidir.
    Şirin Devrim: Fahrünissa'nın İzzet Melih'ten olan kızı. Tiyatro oyuncusu ve rejisör. Türkiye'de olduğu kadar Amerika'da da başarılı. Amerika'da bir çok tiyatro okulunda hocalık yaptı.

    Bu isimler, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerini ve Cumhuriyet'in kuruluş dönemlerini yaşamış, yerli yabancı pek çok siyasi şahsiyetle ve sanatçıyla içli dışlı olmuş, bir çok üyesiyle Türk Sanat Tarihi'nin ilklerini yaşatmış olan bu farklı aileden aklımda kalanlar. Bu konuda keyifle, sıkılmadan okunacak bir kaç kitap önerisinde bulunabilirim. 
    * Şakir Paşa Ailesi - Harika Çılgınlar  -    Şirin Devrim 
    * Alyoşa      -    Emel Koç
    * Füreya      -    Ayşe Kulin
    * Şirin          -    Şirin Devrim