10 Şubat 2026 Salı

ESKİLER, YENİLER, YENİ GİBİLER...

     Yeniden yazmak istiyorum. Hem burada hem evde, özene bezene aldığım defterlerime, o kadar az yazıyorum ki. 
    Bir önceki cümlede nerede virgül kullandığım dikkatinizi çekti mi? Yazım kuralları konusunda tartışma tartışma üzerine. Bazen bu tartışmalar beni kasıyor, hata yapıyor muyum duygusu uyandırıyor, bazen de -tartışmanın gidişatına göre- kurallı olma isteğini fazla mı abartıyorum diye düşünüyorum. Fakat şu net ki kimsenin kimseyi taktığı yok. O zaman ben de güzelim noktalama işaretlerini istediğim yere eklemeye devam edeceğim. Şu sıra Ursula K.Le Guin'in "Dümeni Yaratıcılığa Kırmak" isimli kitabını okuyorum. Bir bölümde noktalama işaretlerinden bahsediyor. O da seviyor onları. Zamane insanının "aman ne gerek var" düşüncesine inat. "Yazdığınızı sesli okuyun" diyor (ki ben çok yaparım). "Ve işaretleri ona göre ekleyin. Okuyucu nerede uzun ya da kısa dursun, nerede coşsun istiyorsunuz" gibi bir durumdan bahsediyor. Eh bunu yapmam için biraz benim gibi okuyucu lâzım tabii. Şu hortumlu dünyada yalnız olan fillerin* varlığına şükrediyoruz, devam ediyoruz. "Hem burada hem evde" deyip kısacık duruyoruz, "özene bezene aldığım defterlerime" deyip kısacık duruyoruz "yazamıyorum anacım" deyip konuyu bağlıyoruz. Zira ben başka şeylerden de bahsedecektim. Kahrolası bilinç akışı! Aka aka beynimi allak bullak eden bilinç durumları! Ne yazarken bitiyor, ne günlük hayatımı yaşarken. 
    2025 yılına girerken "2024 çok tuhaftı" demiştim. 2025 yılı tuhaflıkta bir öncekini aratmadı. Kötüydü diyemem. Tuhaftı sadece. Çok düşündüm, çok sorguladım. Ruh halimi iyileştirmenin yollarını aradım. Böylesi bir gayret içindeyken dışarıdan gelen her gereksiz, olumsuz etkiye ve onu yaratanlara sinirlendim. Hayatı boyunca en azından bir noktada durup düşünmesi gereken insanın bunu asla yapmayıp / yapmak istemeyip hem kendine hem başkasına manevi yük olması artık canımı daha da sıkıyor. Hâl böyleyken daha da kabuğuna çekiliyorsun. Kabuğuna çekilmenin pek de sağlıklı bir şey olmadığını bildiğin için üzülüyorsun. Tuhaf bir döngü anlayacağın. 
    Düşündüm düşündüm, en azından mekân değiştirelim dedim. Şartların elverdiği ölçüde tabii. 
Ev değiştirmek 5-6 senedir aklımızdaydı, bir türlü cesaret edemiyorduk. Muhit değiştirmek desem daha doğru olacak aslında. Evimizden memnunduk. Bende "yuva" kavramı epeyi bir doludur, güçlüdür. Yaşadığın mekânın fiziksel olarak eksikleri olabilir, hayalindeki yer olmayabilir ama işte "benim yuvam" diye düşündüğünde içinin sıcacık olması önemlidir. Yani aslında o içsel dürtüyle her yeri yuva yapabilirim ancak dışsal olumsuz etkenler bir noktada fazla gelmeye başladı. Kabuğuna çekilmek yetmeyeye başladı. Şöyle ki kaç senedir sitenin dışına çıktığımızda, en basiti markete giderken dahi Türkçe duymamaya başlamıştık. Hiç abartmıyorum. 
Biz taşındığımızda gayet sakin olan mahalle, hiç boş alan kalmamacasına uzun uzun binalarla dolduruldu. 
Bunlara 72 milletten insan yerleşti. Herkes uygun şartlarda her yerde yaşayabilir, buna itirazım yok ancak yerelde ve genelde oluşan dengesiz dağılım, adı üstünde dengesiz hâller oluşturuyor. Dışarı çıktığımızda -aslında pencereden de- gördüğümüz insan kalabalığı ve asla göremediğimiz yeşil alan yoksunluğu, sürekli bir gürültü patırtı, zaten 50 senenin kafada biriken hey heylerini gidermede yardımcı olmuyordu. Aksine olumsuzluğu tetikliyordu. Böyle olmayacak dedik. Bir cesaret, uzun yıllardır sevdiğim, geçmişte kısa bir süre yaşadığımız siteye ev bakmaya gittim. Hesap kitap yaptık ve herkesi şaşırtan bir hızda taşındık. Yakın çevrem zaten çoktan terk etmişti oraları. Bizim bu gibi konularda karı-koca cesaretsizliğimiz, temkinliliğimiz sinir bozucuydu, kafama takılan bir konuydu. Bir nebze kırdık. Memnunuz. 
    Beylikdüzü civarında yaşadığımdan çokça bahsetmiştim. E hani oralardan memnundun gibi bir soruya karşı şunları belirtmek isterim: 2008 yılından önce Esenyurt ve Beylikdüzü, Büyükçekmece'ye bağlıydı. Esenyurt merkezi bilmem ancak bu tarihe kadar, benim bildiğim Esenyurt'un Beylikdüzü ile sınır olan E-5 civarı gayet iyiydi, sakindi. Orhun Beylikdüzü tarafında doğmuştu. Ancak daha sonra nasıl olsa arada bir tek köprü var diye düşünüp, 2008'den sonra sadece Esenyurt olarak ayrılacak, Büyükçekmece ile alâkası kalmayacak olan sınırlar içinde ev almış olduk. Henüz bozulmamışken onu aynı sınırlar içinde kalıp yükselttik. Köprünün iki yanında bu kadar farklı iki dünya oluşacağını göremedik. Esenyurt'ta, özellikle yola yakın yerlerde zamanla tüm boş alanlar doldu. Ortadoğu karışınca malûm inanılmaz göç aldı. Sadece Suriye'den gelenlerle değil, her memleketten gelip bir sebeple buraya yerleşenlerle doldu. Konut sayısı çoktu, yeniydi ve yeniliklerine kıyasla uygun fiyatlıydı. 
Bir dairede 8-10 kişi yaşamaya başladı. Bazen X'de Tüyap'a vs.'ye giderken Esenyurt sınırları içindeki devasa binaların fotoğrafını çekip paylaşanları ve "İşte Beylikdüzü" yazanları görüyorum. Çok sinirleniyorum. 
Orası Beylikdüzü değil ve hiçbir zaman olmadı. Kime lâf atmaya çalıştıklarını, algı yaptıklarını biliyoruz. 
Hangi belediyenin zamanında Esenyurt'ta bina ve nüfus patlaması yaşandığı ortada. Son seçimlerde belediye el değiştirdi ve yabancıya satış durduruldu, inşaat yapımları yavaşladı. Park ve bahçe -alan kaldığı kadarıyla- yapımı hızlandı. Esenyurt belediye başkanı içeri alındı. Sonra bırakıldı. İşte duruma göre alırlar, bırakırlar vs. Kimse kusura bakmasın, gerçekler bunlar. Tabii bu zamana kadar olan oldu, çehre değişti. Biz sabırla aynı yerde kaldık. 
Pandemi geldi geçti ve aslında önü açık bir evin ne kadar önemli olduğunu, dışarı çıkınca da yeşilin illâ gerektiğini idrak ettik. O zamana kadar zaten yürüyüş için Beylikdüzü tarafına geçiyorduk, oradaki kafelerde kahve içiyorduk, ara ara Büyükçekmece'ye iniyorduk. Ne zamanki eve kapandık ve gri binalara bakar olduk, yanlış yaptığımızı anladık. Sadece caddenin diğer tarafına geçmeyle bile kendimize geldik. Şimdi evden çıkıp koskocaman vadide yürüyüşümü yapıyorum, kitabımı alıp en sevdiğim kafeye geçiyorum. Camı açtığımda kuş sesleri duyuyorum. 
Çam kokusu alıyorum. Hava soğuk dahi olsa kapalı balkonda oturup bulutların geçişini izliyorum. Dolunay tam karşımda yükseliyor ve ben buna çok seviniyorum. Evet biraz eski bir site burası. Uzay üssü görünümdeki rezidanslardan farklı duruyor. (Deprem açısından civarın en çok tercih sitelerinden biri çok şükür). Ama ben seviyorum. Yıllar sonra taşınma işlerine girişmek maddi manevi yordu tabii. Önce olumluya odaklıyım yine de. Kütüphanemi elden geçirmek bile iyi geldi. Kütüphaneyi söküp, taşıyıp, tekrar monte eden elemanların söylenmelerini umursamayacak kadar keyifliydi kitapları tek tek elden geçirmek:) En başından beri burada oturan yaşı büyük komşularımız var. Çocuklarını burada büyütmüşler. Orhun küçükken kısa bir süre biz de burada yaşamıştık. Kendi evimize geçtikten sonra bile ara sıra ağaçlık alanına gelirdik. Orhun'un küçükken ata biner gibi oturduğu şu ağaç hâlâ duruyor. 

    Apartmana girince, buradaki çoğu bina gibi, seni Atatürk'ün resmi karşılıyor. Bayramlarda çoğu ev bayrağını asmayı ihmâl etmiyor. Vallahi bence önemli. Ah! Bir de Murat Başkan özgürlüğüne ve sağlığına kavuşsaydı!
    Niye bu kadar ayrıntıya girdim? Kişisel duygulanmalar, sorgulamalar vs. tamam, onları her zaman yazıyorum da "güncel hâlimiz budur ey günlük" demek istedim sanırım. Nereden geldik nereye gidiyoruzun sıradan insan üzerinden okunmasını, internet alemine not düşülmesini istedim. Yazmak iyi de geldi. Sorgulamalarım, anlamaya çalışmalarım, anlamaya çalışırken anlaşılamamalarım devam edecek ama:) Bu anlamda 2026 daha yardımcı olur umarım. Şimdilik burada keseyim. Tekrar dönerim. İstiyorum. Yazacağız, çizeceğiz, yapay zekâya yenilmeyeceğiz:) Buradan da veri alıyorsan al arkadaş. Yeter ki benden ve benim blog dostlarımdan al:)




*Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır - Ahmet Şerif İzgören'in kitabı