5 Mart 2026 Perşembe

SEVGİLİ KÜTÜPHANEM

     Taşınmanın en keyifli yanı kütüphanemi elden geçirmekti sanırım. Birkaç ay önceydi. Her kitabın adamakıllı tozunu aldım. Herbirini şöyle bir evirip çevirdim. Kimine daha uzun süre takıldım. Öyle çok şey hatırladım ki. Unuttuklarıma da şaşırdım. Bolca duygulandım. Walter Benjamin'in dediği gibi, kütüphanemiz bizim hafıza mekânımız. Babamın kütüphanesinden kalan bir kitabı görüp geçmişe gitmemem mümkün mü? Ya da şimdi aramızda olmayan bir dostun güzel sözler ekleyip hediye ettiği kitapla nasıl hüzünlenmem? Kimi kitabı zor zamanımda okudum, kimini mutluyken. Hüzünle ya da mutluklukla mühürlenmiş kitaplarım var. Oturdum her birine tek tek ismimi yazdım. Yazarın isminin olduğu sayfaya hem de. Utanmadan, sıkılmadan. Sonra neden o sayfaya yazdığımı düşündüm. Sen yazmış olabilirsin ama şimdi sahibi benim duygusuyla mı yapmıştım bunu? Sanmam. Benimki ben bu kitapla meşgul oldum, hemhâl oldum, hislendim, güldüm, ağladım, öğrendim, onunla geçirdiğim vakit kıymetliydi demenin bir yoluydu. Gururlu, mutlu bir yerden yaptım bunu. Alberto Manguel'e katılıyorum, zaten biz kitaplara sahip değiliz, kitaplarımız bize sahip. 
    Kütüphanemi tekrar düzenlemeden önce elden çıkarmak istediğim 100 küsür kitabı, severek takip ettiğim bir sahafa verdim. "Bağcılar'da sahaf açılır mı?" diyenlere karşı sözleriyle sosyal medyada tanımıştım. Benim için ayrılmak zor oluyor ama her kitabı elimde tutmama imkân yok. Aşağı yukarı 45 yıldır okuyan ve biriktiren biri olduğumu düşünürsek her okuduğumu elimde tutmak için ayrıca bir odam olması gerekirdi. Olmadığına göre... 
Ben de kütüphanemi belli bir büyüklükte tutmaya çalışıyorum. Gençken ikinci el kitapçılarda değiş tokuş yapardım. Şimdi asla vazgeçemeyeceklerim kalıyor; belkilerin kimi zamanla yerini aslalara bırakıyor, kalanlar genelde belediye kütüphanelerine yollanıyor. Son düzenlemede 858 kitabımı tek tek Excel tablosuna kaydettim. Yazarı, yayınevini, basım yılını vb. bilgileri girdim. Hangi rafta yer aldıklarını da kaydettim. Mütevazı bir kütüphane olsa da herhangi birini ararken epeyi vakit kaybettiğim oluyordu. Şimdi zorlanmadan çekip alıveriyorum. Henüz elden geçirmediklerim var, Orhun'un odasındakiler var. Yani hemen hemen 1000 civarı dostum var. 
Elimden çıkardıklarım kusuruma bakmasınlar. 

    Tüm bu işlemleri yapmak, neyi nereye yerleştireceğini düşünmek biraz zaman aldı tabii. Düşünmek derken... Kitaplıkta düzenden hoşlanmam. Öyle aynı renkleri ya da yayınevlerini yan yana toplamak gibi bir huyum yoktur. Dikeylerin üzerine yataylar eklerim, boşluk kaldıysa çaprazlamasına küçük bir kitap tıkıştırırım vs. Karmakarışık görmeyi severim. Fakat bu kez en azından ilk başta biraz biraz türlere göre ayırdım. Zaten gelenler oldukça yine karışacaktır. Asıl vaktimi alan, birçok kitapla oyalanmam oldu. Mesela Ian McEwan'ın Fındık Kabuğu'nu ikinci el almıştım. Önceki sahibi ilk sayfaya tarih düşmüş ve "Galata'da bir gün..." yazmış. Ben de tarih attım ve "Umarım güzel geçmiştir" sözlerini ekledim. Artık benden sonra kim ne yazar, ya da yazar mı bilinmez. Birkaç kitabı iki kere aldığımı fark ettim. Bazen olur öyle. Örneğin Alfred Adler'in "İnsanı Tanıma Sanatı". Elimde 1989 basımı varken geçen sene bir tane daha almışım. Halbuki okumuşumdur. Çünkü okumadıklarımı hep not alırım, daha sonra tamamlarım. Muhtemelen çok gençken okuduğum için bende yer etmedi. Fakat iyi bir kitap olduğunu biliyorum. Okumam lâzım diye tekrar almışım. İkisini kıyaslama imkânı doğdu tabii. İlki 1989 yılında Say Yayınları'ndan çıkmıştı. Yeni aldığım ise 2024 tarihli ve İş Bankası Kültür Yayınları basımı. Bu kez "İnsan Tabiatını Tanıma" ismi uygun görülmüş. Kapakları inceledim. Say Yayınları'ndan çıkanı daha çok beğendim. Her ikisinin de tasarımcısına baktım. Eski basımın tasarımcısı Derman Över'miş. Şair Küçük İskender'in babasıymış. 
Bu tip öğrenmelerin, detayların hastasıyım. 

    MSGSÜ Celal Esad Arseven Anısına Sanat Tarihi Semineri Bildirileri'nin toplandığı kallavi bir kitabım var. 
Onu tekrar karıştırayım dedim, ilk sayfasında Zeki Sönmez hocamızın notunu gördüm. Anadolu Türk Mimarisi sınavından tek 100 alan öğrenci olduğum için hediye etmişti. Başarılarımın devamını dileyerek imzalamıştı. Unutmuşum. Unuttuğuma şaşırdım. Gerçi niye şaşırıyorsam? Belli ki unutmayı seçtim. Görünür hiçbir yere ulaştırmayı tercih etmediğim küçük başarılar çok oldu hayatımda. Onlarla tatmin oldum, yetindim. İyi mi yaptım bilmiyorum. 
    Hoş ayrıntılar çok. Yazarı tarafından Hakkı Devrim'e imzalanan bir kitap, Enis Batur'un meşhur mor mürekkebiyle bir tanıdığı için imzaladığı belli olan bir kitap, Halit Kıvanç'tan bana güzel sözlerle imzalanmış bir başkası daha... Blog dostlarımdan hediye edilen kitaplar. Her biri çok kıymetli. 
Meraklısını mutlu eden şeyler bunlar.
    Kitaplarımı bilgisayara kaydettiğim için kolaylıkla istatistik çıkarabildim. 443 eser yerli yazarlara, 415'i yabancı yazarlara aitmiş. 
    290 kurgu roman, 339 kurgu dışı kitabım varmış. 
    37 seyahat kitabı, 84 biyografi, 62 otobiyografi, 15 Biyografik kurgu, 14 öykü, 12 şiir kitabı yer alıyormuş kütüphanemde. Şiir kitabının çokluğu beni şaşırttı çünkü pek şiir insanı değilimdir. Çoğu ergenlik yıllarımdan kalma ama hepsi de iyi şairlere ait. Fakat biyografi severim. Listedeki çokluğundan belli oluyordur. 
    Kurgu dışı grubu büyük çoğunlukla sanat kitapları oluşturuyor. Denemeler, tarih araştırmaları, bilim kitapları da yine kurgu dışı grupta yer alıyor. 
    Tam 600 yazar ismi kaydettim. En çok İsmail Güzelsoy, Selim İleri, Enis Batur, Orhan Pamuk, Paul Auster, 
Ian McEwan, Kazuo Ishiguro, John Berger, Jeanette Winterson'a takıntılıymışım. 
    En çok Can Yayınları'ndan alışveriş yapmışım. Ardından Yapı Kredi, Doğan Kitap, İş Bankası Kültür Yayınları geliyor. Sadece tek kitabına sahip olduğum çok fazla yayınevi var ki bunlar genelde eskiden faal olan yerler. Birçoğu bugün yok ve bu üzücü. Oysa ne kadar özenliler. Her birinin kapak tasarımı birer sanat eseri.
    En eski tarihli kitabım Orhan Kemal'den "72.Koğuş". 1954 yılında Ekicigil Yayınları tarafından basılmış. 
    Yaklaşık 40 kitabı henüz okumadım. İlk kez bu kadar biriktirdiğimi fark ettim. Tabii bunda kitap fuarından 2-3 ay önce yapılan alışverişin payı var. Fuar bu sene daha hareketliydi, birkaç senedir katılmayan bazı yayınevleri dönüş yapmıştı, indirimler de geçen seneye göre daha iyiydi. Eh! Sağlık olsun da her birini okuruz elbet. Tekrar okumak için not aldıklarım da çok oldu bu yerleştirme sırasında. Onları da hesaba katarsam benim için bir süre kitap alışverişi yapmamak en mantıklısı olacaktır.
    Kütüphanemde sadece kitaplar yok. Yıllar içinde seyahatlerden biriktirdiğim bir sürü obje de gözümün önünde. Evet toz oluyor, evet bazılarına göre ıvır zıvır ama ben hepsine bayılıyorum. Son zamanlarda kitap okuyan, yanında yöresinde kitap olan figürleri de toplamaya başladım. Niye daha erken böyle bir şeye kalkışmadığımı, niye bunu bir koleksiyoner tutumuyla sürdürmediğimi sorguluyorum. İşte küçük bir örnek: 

     Buenos Aires'ten aldığım Mafalda. Arjantin'in ünlü çizgi karakteri. Büyümüş de küçülmüş, sevimli Mafalda.
     Kütüphanemin hemen yanıbaşındaki duvara bir de sanatçı Pınar Bora'nın bir eserini ekledim. Çok mutluyum. Birkaç ay önce İstiklal Sanat Galerisi'nde, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanından aldığı ilhamla düzenlenen Gölgeler ki Güneşe Bağlı sergisinin açılış gününde, sevgili arkadaşım Pınar'ın çalışmasını görünce içimden "Çok güzeeeel" demiştim. MSGSÜ sanat tarihi mezunu birinden "çok güzel" diye yorumda bulunması pek beklenmez:) Daha terminolojik, daha teknik -hadi çekinmeden söyleyeyim- daha havalı ifade biçimleri kullanması beklenir. Hocalarımız duysaydı yanmıştım:) Gel gör ki o gün iç sesim samimiydi, etkilenmiş bir izleyicinin coşkusuydu. 

    Sanatçısına "Soranı çok olacaktır ama bence benim olmalı, lütfen olsun!" dedim. Edebiyat ve plastik sanatların buluşmasıyla hayat bulan, kendimce içselleştirdiğim bu eser, "Ben İkna Oldum", şimdi kütüphanemin hemen yanında duruyor. Kitaplarımı alırken ya da yerleştirirken ustalara bir selam çakıyorum. Oğuz Atay, ünlü romanını Beyoğlu'nda bir evde yazmıştı. Bu çalışmadaki yazar ve şairler de yolu Beyoğlu'ndan geçenlerden... 
Planlı bir koleksiyoner değilim, benimki beni mutlu edenlerin hep gözümün önünde olmasına dair bir istek. 
Ve sanat, anlamamaktan korktuğumuz, ulaşılamaz bir noktada değil. 
    İşte böyle... Bunların hepsi tüm günümüzü geçirdiğimiz oturma odamızda oldu, oluyor. Aslında hayalim küçük de olsa bir odayı tamamen kitaplarla, resimlerle, anı objelerimle düzenlemek. Bir de odanın penceresi uzaktan da olsa denizi görse... Muazzam olur. Belki bir gün gerçekleştiririz. Okumaya ve hayal etmeye devam... 



*Sevgili Kütüphanem dedim ama geniş bir fotoğraf ekleyemedim. Telefonum berbat çekiyor. Bir türlü istediğim kareyi yakalayamıyorum. İç ya da dış mimari fotoğrafını düzgün çekmek zaten zordur. Amaç havalı çıkması değil, yamuk yumuk olmasa yetecek:) Bir ara bakacağım. 
    



10 Şubat 2026 Salı

ESKİLER, YENİLER, YENİ GİBİLER...

     Yeniden yazmak istiyorum. Hem burada hem evde, özene bezene aldığım defterlerime, o kadar az yazıyorum ki. 
    Bir önceki cümlede nerede virgül kullandığım dikkatinizi çekti mi? Yazım kuralları konusunda tartışma tartışma üzerine. Bazen bu tartışmalar beni kasıyor, hata yapıyor muyum duygusu uyandırıyor, bazen de -tartışmanın gidişatına göre- kurallı olma isteğini fazla mı abartıyorum diye düşünüyorum. Fakat şu net ki kimsenin kimseyi taktığı yok. O zaman ben de güzelim noktalama işaretlerini istediğim yere eklemeye devam edeceğim. Şu sıra Ursula K.Le Guin'in "Dümeni Yaratıcılığa Kırmak" isimli kitabını okuyorum. Bir bölümde noktalama işaretlerinden bahsediyor. O da seviyor onları. Zamane insanının "aman ne gerek var" düşüncesine inat. "Yazdığınızı sesli okuyun" diyor (ki ben çok yaparım). "Ve işaretleri ona göre ekleyin. Okuyucu nerede uzun ya da kısa dursun, nerede coşsun istiyorsunuz" gibi bir durumdan bahsediyor. Eh bunu yapmam için biraz benim gibi okuyucu lâzım tabii. Şu hortumlu dünyada yalnız olan fillerin* varlığına şükrediyoruz, devam ediyoruz. "Hem burada hem evde" deyip kısacık duruyoruz, "özene bezene aldığım defterlerime" deyip kısacık duruyoruz "yazamıyorum anacım" deyip konuyu bağlıyoruz. Zira ben başka şeylerden de bahsedecektim. Kahrolası bilinç akışı! Aka aka beynimi allak bullak eden bilinç durumları! Ne yazarken bitiyor, ne günlük hayatımı yaşarken. 
    2025 yılına girerken "2024 çok tuhaftı" demiştim. 2025 yılı tuhaflıkta bir öncekini aratmadı. Kötüydü diyemem. Tuhaftı sadece. Çok düşündüm, çok sorguladım. Ruh halimi iyileştirmenin yollarını aradım. Böylesi bir gayret içindeyken dışarıdan gelen her gereksiz, olumsuz etkiye ve onu yaratanlara sinirlendim. Hayatı boyunca en azından bir noktada durup düşünmesi gereken insanın bunu asla yapmayıp / yapmak istemeyip hem kendine hem başkasına manevi yük olması artık canımı daha da sıkıyor. Hâl böyleyken daha da kabuğuna çekiliyorsun. Kabuğuna çekilmenin pek de sağlıklı bir şey olmadığını bildiğin için üzülüyorsun. Tuhaf bir döngü anlayacağın. 
    Düşündüm düşündüm, en azından mekân değiştirelim dedim. Şartların elverdiği ölçüde tabii. 
Ev değiştirmek 5-6 senedir aklımızdaydı, bir türlü cesaret edemiyorduk. Muhit değiştirmek desem daha doğru olacak aslında. Evimizden memnunduk. Bende "yuva" kavramı epeyi bir doludur, güçlüdür. Yaşadığın mekânın fiziksel olarak eksikleri olabilir, hayalindeki yer olmayabilir ama işte "benim yuvam" diye düşündüğünde içinin sıcacık olması önemlidir. Yani aslında o içsel dürtüyle her yeri yuva yapabilirim ancak dışsal olumsuz etkenler bir noktada fazla gelmeye başladı. Kabuğuna çekilmek yetmeyeye başladı. Şöyle ki kaç senedir sitenin dışına çıktığımızda, en basiti markete giderken dahi Türkçe duymamaya başlamıştık. Hiç abartmıyorum. 
Biz taşındığımızda gayet sakin olan mahalle, hiç boş alan kalmamacasına uzun uzun binalarla dolduruldu. 
Bunlara 72 milletten insan yerleşti. Herkes uygun şartlarda her yerde yaşayabilir, buna itirazım yok ancak yerelde ve genelde oluşan dengesiz dağılım, adı üstünde dengesiz hâller oluşturuyor. Dışarı çıktığımızda -aslında pencereden de- gördüğümüz insan kalabalığı ve asla göremediğimiz yeşil alan yoksunluğu, sürekli bir gürültü patırtı, zaten 50 senenin kafada biriken hey heylerini gidermede yardımcı olmuyordu. Aksine olumsuzluğu tetikliyordu. Böyle olmayacak dedik. Bir cesaret, uzun yıllardır sevdiğim, geçmişte kısa bir süre yaşadığımız siteye ev bakmaya gittim. Hesap kitap yaptık ve herkesi şaşırtan bir hızda taşındık. Yakın çevrem zaten çoktan terk etmişti oraları. Bizim bu gibi konularda karı-koca cesaretsizliğimiz, temkinliliğimiz sinir bozucuydu, kafama takılan bir konuydu. Bir nebze kırdık. Memnunuz. 
    Beylikdüzü civarında yaşadığımdan çokça bahsetmiştim. E hani oralardan memnundun gibi bir soruya karşı şunları belirtmek isterim: 2008 yılından önce Esenyurt ve Beylikdüzü, Büyükçekmece'ye bağlıydı. Esenyurt merkezi bilmem ancak bu tarihe kadar, benim bildiğim Esenyurt'un Beylikdüzü ile sınır olan E-5 civarı gayet iyiydi, sakindi. Orhun Beylikdüzü tarafında doğmuştu. Ancak daha sonra nasıl olsa arada bir tek köprü var diye düşünüp, 2008'den sonra sadece Esenyurt olarak ayrılacak, Büyükçekmece ile alâkası kalmayacak olan sınırlar içinde ev almış olduk. Henüz bozulmamışken onu aynı sınırlar içinde kalıp yükselttik. Köprünün iki yanında bu kadar farklı iki dünya oluşacağını göremedik. Esenyurt'ta, özellikle yola yakın yerlerde zamanla tüm boş alanlar doldu. Ortadoğu karışınca malûm inanılmaz göç aldı. Sadece Suriye'den gelenlerle değil, her memleketten gelip bir sebeple buraya yerleşenlerle doldu. Konut sayısı çoktu, yeniydi ve yeniliklerine kıyasla uygun fiyatlıydı. 
Bir dairede 8-10 kişi yaşamaya başladı. Bazen X'de Tüyap'a vs.'ye giderken Esenyurt sınırları içindeki devasa binaların fotoğrafını çekip paylaşanları ve "İşte Beylikdüzü" yazanları görüyorum. Çok sinirleniyorum. 
Orası Beylikdüzü değil ve hiçbir zaman olmadı. Kime lâf atmaya çalıştıklarını, algı yaptıklarını biliyoruz. 
Hangi belediyenin zamanında Esenyurt'ta bina ve nüfus patlaması yaşandığı ortada. Son seçimlerde belediye el değiştirdi ve yabancıya satış durduruldu, inşaat yapımları yavaşladı. Park ve bahçe -alan kaldığı kadarıyla- yapımı hızlandı. Esenyurt belediye başkanı içeri alındı. Sonra bırakıldı. İşte duruma göre alırlar, bırakırlar vs. Kimse kusura bakmasın, gerçekler bunlar. Tabii bu zamana kadar olan oldu, çehre değişti. Biz sabırla aynı yerde kaldık. 
Pandemi geldi geçti ve aslında önü açık bir evin ne kadar önemli olduğunu, dışarı çıkınca da yeşilin illâ gerektiğini idrak ettik. O zamana kadar zaten yürüyüş için Beylikdüzü tarafına geçiyorduk, oradaki kafelerde kahve içiyorduk, ara ara Büyükçekmece'ye iniyorduk. Ne zamanki eve kapandık ve gri binalara bakar olduk, yanlış yaptığımızı anladık. Sadece caddenin diğer tarafına geçmeyle bile kendimize geldik. Şimdi evden çıkıp koskocaman vadide yürüyüşümü yapıyorum, kitabımı alıp en sevdiğim kafeye geçiyorum. Camı açtığımda kuş sesleri duyuyorum. 
Çam kokusu alıyorum. Hava soğuk dahi olsa kapalı balkonda oturup bulutların geçişini izliyorum. Dolunay tam karşımda yükseliyor ve ben buna çok seviniyorum. Evet biraz eski bir site burası. Uzay üssü görünümdeki rezidanslardan farklı duruyor. (Deprem açısından civarın en çok tercih sitelerinden biri çok şükür). Ama ben seviyorum. Yıllar sonra taşınma işlerine girişmek maddi manevi yordu tabii. Önce olumluya odaklıyım yine de. Kütüphanemi elden geçirmek bile iyi geldi. Kütüphaneyi söküp, taşıyıp, tekrar monte eden elemanların söylenmelerini umursamayacak kadar keyifliydi kitapları tek tek elden geçirmek:) En başından beri burada oturan yaşı büyük komşularımız var. Çocuklarını burada büyütmüşler. Orhun küçükken kısa bir süre biz de burada yaşamıştık. Kendi evimize geçtikten sonra bile ara sıra ağaçlık alanına gelirdik. Orhun'un küçükken ata biner gibi oturduğu şu ağaç hâlâ duruyor. 

    Apartmana girince, buradaki çoğu bina gibi, seni Atatürk'ün resmi karşılıyor. Bayramlarda çoğu ev bayrağını asmayı ihmâl etmiyor. Vallahi bence önemli. Ah! Bir de Murat Başkan özgürlüğüne ve sağlığına kavuşsaydı!
    Niye bu kadar ayrıntıya girdim? Kişisel duygulanmalar, sorgulamalar vs. tamam, onları her zaman yazıyorum da "güncel hâlimiz budur ey günlük" demek istedim sanırım. Nereden geldik nereye gidiyoruzun sıradan insan üzerinden okunmasını, internet alemine not düşülmesini istedim. Yazmak iyi de geldi. Sorgulamalarım, anlamaya çalışmalarım, anlamaya çalışırken anlaşılamamalarım devam edecek ama:) Bu anlamda 2026 daha yardımcı olur umarım. Şimdilik burada keseyim. Tekrar dönerim. İstiyorum. Yazacağız, çizeceğiz, yapay zekâya yenilmeyeceğiz:) Buradan da veri alıyorsan al arkadaş. Yeter ki benden ve benim blog dostlarımdan al:)




*Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır - Ahmet Şerif İzgören'in kitabı