5 Eylül 2019 Perşembe

TAM DA GÜNÜNDE! :)

    Instagram'ı sildik dedim lâkin sanal alemin hoş tarafları da yok değil:) O mecraya da fazla uğramaz oldum ama Facebook bugün bana 2 yıl öncesinden bir hatırlatma yaptı. Muhtemelen IG'de de paylaştığım bir fotoğrafı ve satırları önüme getirdi. Ben de o günlere gittim tabii. Orhun'un okuldaki ikinci yılının başıydı. Onun yerleşmesine yardım için yine Tallinn'e gitmiştik ve birkaç gün Airbnb'den kiraladığımız çok şirin bir dairede kalmıştık. 1800'lerde yapılmış kocaman ahşap bir binadaydı. Muhtemelen ilk günlerinden beri oda oda kiralanan bir evdi burası. Bizim dairemiz küçüktü ama iki katlıydı. Çok sıcak döşenmişti. Tallinn günlerimizde genelde uyanır uyanmaz dışarı çıkarız ve bütün gün gezeriz ama o evin havası farklıydı. Bu kez evde daha fazla vakit geçirir olmuştuk. Gezme işlerini kahvaltının sonrasına bırakmaya başlamıştık. O günlerde paylaştığım bu fotoğraf o kahvaltı masalarından birine ait. 

    Fotoğrafın altına şöyle yazmışım:

   "Yaz başında açılan bavullar yine toplandı. Eksikler tamamlandı. Tecrübelerimizi de yanımıza alıp, bu sefer daha bilinçli gittik Orhun'un okul şehrine. Yerleştirdik, döndük. Gidip gelmelere, işe güce alışılır da özlem duygusuna alışmak zor. Neyse ki onun da sevgiden kaynaklanma gibi kurtarır bir tarafı var. İyi anne ve iyi baba olmak, çocuğunun kendi kanatlarıyla uçmasına izin vermeyi ve bu sırada yaşadığın endişeyi ona olumsuz şekilde​ yansıtmamayı gerektirir. Onu çok sevdiğini ve düşündüğünü, özlediğini hissettirmekle birlikte bu duyguları baskı aracı yapmamayı gerektirir. Biraz kendi kendime kafayı yiyeceğim günlerdeyim yani:) Toparlarım:) Çocuklar büyüyorlar ve kendi yollarını çiziyorlar. Bu aşamada kendini yalnız hissetmemek için kendine ait sosyal hayatının olması, meşguliyetlerinin olması çok önemli. Orhun doğduğundan beri nasıl 7/24 ilgide kaldığımı bilir yakınlarım. Bu arada kendime ait bir dünya yaratabildiğim için şanslı ve -mütevazı olamayacağım- çokça da becerikli sayıyorum kendimi. Herkese şiddetle tavsiye ederim. Çocuk, aile, arkadaşlar hep var olsunlar, çok olsunlar. Ancak sen de kendi içinde çok olmalısın. O zaman her şeyin daha dengeli, daha huzurlu olduğunu göreceksin"💕🍀

    Orhun, az dersi kaldığı için bir süre yanımızda. Hasret günlerine daha birkaç ay var. Anladım ki bu gidip gelmeler zor ama fazlasıyla öğretici. Bir de... Doğru kullanınca sosyal medya epeyi sevimli :) 





4 Eylül 2019 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    İki "Bugünlerde" başlıklı yazının arasında, burada olmadığım zamanlarda çok uzaklardaydım. Doğu'nun uzak topraklarında, Hint Okyanusu ile Pasifik Okyanusu'nun ortasında, yemyeşil bir adada, Bali'deydim. Ailecek güzel bir tatil yaşadık. Farklı bir kültür, farklı bir iklim, ufak bir mola, alışık olduğun ortamdan çıkmak, konfor alanından uzaklaşmak bize çok iyi geldi. Hepsini anlatacağım. Ve umarım bundan sonra blog yazılarıma ağırlık vereceğim. Tıpkı eskiden olduğu gibi... Instagramsız günlerde olduğu gibi... 

    Bali'de bir anda aydınlandım ve Instagram'la vedalaşmaya karar verdim dostlar! :) Sevdiğim, çok vakit geçirdiğim bir alandı ancak bir anda hissettiğim bir duygu düşünmeme sebep oldu. Hesabı kapatmayı tam olarak beceremedim, birbirine bağlı hesaplar yüzünden yanlış bir şey yapmak istemedim fakat uygulamayı telefonumdan sildim. Sosyal medyaya giriş kolay, çıkış zor :) Gezip gördüğümü, okuduğumu, öğrendiğimi, hissettiğimi bu sayfalara aktarmaya devam edeceğim. Blog dostlarımla zaten iletişimimiz baki. Burada faydalı alışverişlerde bulunuyoruz. Senelerdir kitap, seyahat, film, müzik, tiyatro, kültürel etkinlikler konusunda takip ettiğim bloglardan şahane tavsiyeler aldım, kendimce tavsiyelerde bulundum. Birçok şey öğrendim. Instagram'ın aksine burada yazdığım her satırın doğru kişilere ulaştığına inanıyorum. Gerçi hakkını yemeyeyim, Instagram üzerinden de olumlu iletişim kurduğum dostlarım vardı ancak yüzdeye vurunca inanılmaz az bir orandı bu. Neyse ki o dostların bu sayfaları okuduğunu biliyorum. Eminim yine okuyacaklar. Az ya da sık arada selamlaşacağız. Aslında hayatımda olup nedense dışarıda kalanlar ise artık bir zahmet ya telefonla arayıp ya da Whatsapp'tan yazıp meraklarını giderecekler:) Ya da bir şekilde buraya ulaşıp okuyacaklar:) "Sen arayıp soruyor musun ki?" diye düşünen varsa belirteyim. Hayatımda yeri olan herkesi, sıklık oranları kişiye göre değişse de muhakkak arayıp sorarım, en azından mesajla yoklarım. Hepimiz gibi aynı karşılığı bulduklarım var, bulamadıklarım var. 
    İşte böyle... Tatilden döneli birkaç gün oldu. Bavulları boşaltıp temizleme işini, çamaşır yığınını bitirmeyi başardım. O arada Netflix'ten "La Mante" isimli Fransız polisiye-gerilim dizisini izledim. İlgilisine öneririm. Seri katil bu kez bir kadın. Seneler sonra taklitçisi ortaya çıkınca, katili yakalamak için polis kendisiyle işbirliği öneriyor. Kadının tek şartı, polis olan ve tabii ki onunla iletişimi kesmiş oğlunun da işin içinde yer alması. Nasıl? İlginç değil mi? Grange romanları tadında kısa bir dizi. 
    Tatilde iki kitap bitirdim. Biri önceki yazımda bahsettiğim "Bir Ömür Nasıl Yaşanır?". 
İlber Ortaylı'dan. Aslında onu takip edenlerin bildiği önerileri yer alıyor kitapta ama elinde derlenmiş olarak durması faydalı. Severek okudum. Bir diğer kitabım Paulo Coelho'dandı. "Hippi". Bali Adası hinduların, yoga tutkunu gezginlerin, sörfçülerin, vejetaryenlerin, doğal beslenme yanlılarının gözbebeği olduğu için, bire bir örtüşmese de meraklılarının hippi kültürüyle bir nebze yakınlığından yanıma aldım bu kitabı :) Sevdim de. Küçük bir arayış hikâyesini anlatıyor. Ve bir nesle, hippi felsefesinin ne olduğuna açıklık getirmeye çalışıyor. Bunları anlatırken kendi deneyimlerinden ilhâm alması hoş. Tıpkı Magic Bus'la Nepal'e yapılan yolculuk sırasında uğranılan - Boğaz Köprüsü'nün 1973'te açıldığını fakat kitaptaki olayların 1970'te geçtiği ayrıntısını görmezden gelirsek- İstanbul'u anlatan satırlar gibi... 

    Okyanus dalgalarında oynadım, zıpladım, enfes günbatımları izledim, taptaze meyveler yedim, Hindu tapınaklarını gezdim, pirinç tarlalarında yürüdüm, kafamı boşalttım, bazı kararlar aldım, geldim, işimi gücümü tamamladım, kitaplarımı okudum, mini bir dizi bitirdim, birazdan oğlumla sinemaya gideceğim. Aklımız biz yokken vizyona giren Tarantino'nun son filmindeydi. 
Şimdi bir zamanların Hollywood'una uzanacağız. Bir sonraki yazıda umarım Bali'ye götüreceğim sizleri... Ha unutmadan! Bir de en kısa zamanda ben burada değilken neler yazmışsınız, neler anlatmışsınız hepsini tek tek okuyacağım:)










 

21 Ağustos 2019 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    Blog yazılarıma başladığım günlerden arkadaşım Semi (Mutlu Eller), yakın bir zamanda kitap çekilişi yapacağını ve İlber Ortaylı'dan Bir Ömür Nasıl Yaşanır'ı hediye edeceğini duyurmuştu. Kayıtsız kalamadım ve kazanan ben oldum. Yine bir kitap kazandım:) Hazırdan yana şansım yok derim ama düşündüm de katıldığım kitap çekilişlerinde fena bir istatistiğim yoktur:) Çekiliş şansımın kitaba denk gelmesi güzel bir şey benim açımdan. Çocukluğumda bile ara sıra kazanırdım. Tüm bunları düşünürken aklıma seneler önce Milliyet Kardeş dergisinden kazandığım Atatürk kitabı geldi. Kazanmak için kendi yazdığımız bir şiiri dergiye gönderecektik. Ben de yazdım ve yolladım. Kendi kendime çok işler becerirdim. Yazdım, zarfladım, küçük olduğum için 
o sırada henüz kendim postaneye gitmiyordum, "Bunu postalar mısın?" diye babama verdim. Şiirim de yayınlanmıştı, kitabı da almıştım. Çok güzel bir kitaptı, büyük, kalın kapak, sayfalar kuşe kâğıt... Ah! Çocukluğum dergileri! Ne güzellerdi. Epeyi bir sakladım ben onu ama şimdi ne yazık ki yok. Minimalizmi benimsemiş annem asla evde fazladan bir şeyler tutmaz:) Benim aşırı ıvır zıvırlarımı -ki aslında ona göre ıvır zıvır- sonra sonra elden çıkardı. Kurtarabildiklerim duruyor :) Ama benim de hatıra niyetine çok eşyam vardır hakikaten. Her anne kaldıramaz :)

    Neyse... Nereden nereye geldim. Bugün kitabım geldi. Mutlu oldum. Şimdi onu yanıma alacağım. Zira tatile çıkıyoruz. Neresi olduğu sürpriz olsun :) Dönünce görüşürüz...




8 Ağustos 2019 Perşembe

THASSOS... HALKİDİKİ... MASMAVİ BİR HAFTA SONU...

    Annem schengen vizesini Yunanistan'dan almamış olsa, o ülkeden aldığı için en azından bir kere giriş-çıkış yapmak durumunda kalmasa bu yaz halâ denize gireceğim yoktu. Bu sayede bir önceki paylaşımda bahsettiğim karmaşık Temmuz ayının son günlerine minik bir Thassos-Halkidiki seyahati sığmış oldu. Biraz bu seyahatten bahsetmek isterim. Önümüz bayram ve çok sayıda turistin komşuya akacağına eminim. Yolu düşen herkese özellikle kara yolu sınırında kolaylıklar diliyorum:)
     Instagram'ın cilvesi olsa gerek annemin hayallerini bir süredir Thassos'un denizi süslüyordu. Aslında başka bir ülkeye seyahat için Yunanistan'dan aldığı schengen vizesi, Türk turistlerin çok sevdiği bu adayı görmek için bahane oldu. Bir hafta sonu süresine denk gelen geziyi yine kendisinin sponsorluğunda gerçekleştireceğimiz için uygun fiyatlı bir tur seçtim. Çünkü annem yaşı ve huyu dolayısıyla bilhassa başka ülkede yürümek için, toplu taşıma araçlarını kullanmak için, keşfetmek ve denemek, yanılmak için gerekli enerjiye sahip değil. Thassos ve Halkidiki plajlarına ulaşım da çok kolay değil, en iyisi tur dahilinde ilerlemekti. Tadımlık bir gezi oldu. Beğenirsek, bir başka zaman daha uzun süreli kalmak için ön araştırma olur gibi düşündük. Düştük yollara.
    Gece 03.00 gibi Türkiye-Yunanistan sınırındaydık. Gidişte pek beklemedik çünkü kalabalık değildi. 50 lira olmadan önceki son 15 liralık yurt dışı çıkış harcı pullarımızı aldık. 15'ten 50'ye mükemmel bir sıçrayış... Herkes "Pullardan fazla fazla alıp sonra kullansak olur mu?" diye sordu ama o güzel zammı düşünenler bunu da düşünmüşlerdir. Olmuyor tabii ki:) 
    İlk günün deniz sefası Halkidiki'deydi. Selanik'e yakın olduğu için önce bu şehre girildi ve Atatürk'ün doğduğu ev ziyaret edildi. Ben daha önce birkaç kere gittiğim için bu kez içine girmedim. Bahçesinde oturup evi ve Atatürk'ün babasının diktiği söylenen nar ağacını izledim. İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk kitabında Atatürk'ün bugünkü müze olan binanın arkasındaki daha küçük bir müştemilatta doğduğundan, ailenin orada oturduğundan bahsediyor. (s.30) Eğer öyleyse bile bu onun bu bahçede koşturduğu; evin civarında, sokağında ayak izlerinin olduğu gerçeğini değiştirmiyor. O yüzden benim için bahçede oturup çevreyi incelemek ayrı bir mutluluktu. 

    Halkidiki, Selanik halkının yazlık mekânı. Şehre sadece bir saat uzaklıkta. Türklerin burayı keşfi Yunanların birkaç sene önce yaşadıkları ekonomik kriz zamanlarına dayanıyor. Gidiyoruz, görüyoruz, yiyoruz, içiyoruz ve ekonomilerine yadsınamaz bir katkı sağlıyoruz. Onlar da iyi hizmet anlayışlarıyla karşılığını veriyorlar açıkçası. 
    Halkidiki, Ege denizine Kassandra, Sithonia ve Athos isimli üç kısım halinde uzanan bir yarımada. Ve ülkenin Makedonya coğrafi bölgesine dahil. Antik çağın önemli filozoflarından, Büyük İskender'e de öğretmenlik yapmış Aristoteles'in doğum yeri. Eğer bir gün Halkidiki'ye kendi şartlarımızla yolumuzu düşürürsek filozofun doğum yeri Stageira antik kentini ve adına kurulmuş tematik parkı görmek isterim. 

    O gün Selanik'e daha yakın olan Kassandra bölgesinde bir plajda denize girdik. Rengi, orta serinlikteki ısısı, küçük çakıllı yapısı ve berraklığıyla tam benlikti. Sevdim. Bizler o gün şemsiye ve şezlong kiraladık ancak Yunanistan kıyılarında buna zorunlu değilsin, havlunu serip istediğin yerde güneşlenebilirsin, istediğin yerden denize girebilirsin. O gün Halkidiki'de bizi götürdükleri plajda tek sevmediğim şey yemek konusundaydı. Deniz ürünü tercih ederdim fakat yoktu. Zira Yunanistan deyince aklıma çıtır çıtır kalamarlar geliyor. Madem öyle yerel olsun dedik ve suvlaki söyledik. O da bildiğin şiş kebap ama hadi biz ona suvlaki diyelim.

    Akşam konaklamamız Selanik'teydi ancak bu konuda ayrıntılara girmeyeceğim. Çünkü bu bir deniz yazısı ve bir de şehir hakkında daha önce (2018 yazılarında) epeyi bir ayrıntılı yazmıştım. 
O zaman şimdi Thassos'a uzanalım.

    Seyahatimizin ikinci günü Thassos Adası'na Kavala'dan 40 dk.'lık bir feribot yolculuğuyla ulaştık. Zannediyorum adanın farklı bölgelerine ulaşmak için farklı feribot seçenekleri var. Kendi imkânlarıyla gidenler bunu dikkate alacaklardır. Tam da bunları yazarken aklıma geldi: Seneler önce Hırvatistan gezimiz sırasında Dubrovnik'ten Hvar Adası'na gidecektik. Feribot için şimdi adını hatırlamadığım bir yere gittik. O zaman internet bu kadar kullanışlı değil. Saat vs. bakmadan gittik. Feribotu kaçırmışız. Bizi 2 saat uzaklıktaki bir başka limana yönlendirdiler. Geç saatlerde oradan Hvar'a geçtik. Ada uzun ve ince. Bizim konaklayacağımız yer adanın bir ucundayken, biz diğer ucuna inmişiz. Gecenin bir yarısı kapkaranlık, ıssız ve virajlı yollarda 2 saat yol alarak diğer uca ulaşmaya çalışmıştık. Korkutucuydu. Yani feribotun nereye varacağı önemli:) Ve neyse ki artık araştırma imkânları çok daha fazla. Yine lafı uzattım. Thassos feribotundan bahsediyordum. Vallahi adaya yolculuk keyifli. Canlı müzik var, her milletten neşeli bir kalabalık var, tepemizde uçuşan martılar var. 

  Thassos Adası yemyeşil, güzel bir ada. Yeşilin yanına denizin mavisini ve bir zamanların mermer yataklarının kalıntısı olan beyazlığı da eklemek gerekir. Huzur veren, mükemmel bir karışım... Antik söylenceye göre, gözü fazlaca dışarıda Zeus'un Fenike kraliçesini kaçırdıktan sonra sığındıkları yer burası. 
    Biz o gün denize Pachis plajından girdik. Halkidiki'den farklı olarak burada deniz daha sıcak ve kumluktu. Git git derinleşmeyen cinsinden. Ben de böylesini pek sevmem. Ama burası da tam annemin zevkine göreydi:) Yaz başından beri Bodrum'a teyzemin yanına gitti, kardeşim ve ailesiyle Datça'ya, Seferihisar'a gitti ve inanılmaz bir şey tüm bu yerlerde su soğuk diye denize girememiş. İlk kez Thassos'ta doya doya yüzdü. Fakat ülkesinin hakkını yemez, favorisinin yine de Çeşme-Ilıca Plajı olduğunu söyledi:)

   Thassos'u şöyle ufaktan bir görmüş oldum. Ya arabayla giderek ya da orada araba kiralayarak plaj plaj gezmek gerektiğine karar verdim. Kullanabilenler için motorsiklet de bir seçenek tabii. Pachis plajının tesisi çok iyiydi, şıktı ancak fazla kalabalık ve gürültülüydü. O sıradaki tüm tesisler öyleydi. Özellikle akşamüstü son ses müzik başımı ağrıttı. Dediğim gibi, bir Yunan adasında daha doğal, daha sakin kumsalları keşfetmeyi isterim.
    Sinemaseverler hatırlayacaklardır, "Z" isimli bol ödüllü bir film vardır. Yunanistan'ın askeri diktatörlük günlerini anlatır. Bu filmin uyarlandığı "Ölümsüz" romanının yazarı Vassilis Vassilikos Thassos'un çocuğuymuş. Bu güzel adada doğmuş. Ne ayrıntı demeyin, küçümencik yerlerden çıkan başarılı insanlar hep ilgimi çekmiştir. Onları düşünmek gezilerime hoş duygular katar.
    İşte böyle. Ben bu yaz denizle ilk kez komşuda buluştum. İyi de oldu. Tabii ki her yerini gezemedim ama Yunanistan'a her gittiğimde kendimi rahat hissettim. Orada olmayı seviyorum. Halkidiki ve Thassos'u da sevdim. Ülkemize dönüşte, sınırda bu kez aşırı bir yoğunluk vardı. Sanırım bunun sebebi bayrama doğru gurbetçi vatandaşlarımızın Türkiye'ye gelmesi. Otobüslerin gişesi ayrı olmasına rağmen geçişimiz 2 saat sürdü. Özel arabaların sırasında olsaydık bu süre rahatlıkla 4-5 saati bulabilirdi. Öyle ya da böyle, yorgun ama keyifli bir hafta sonunun ardından, bir başka zaman bir başka kentiyle buluşmak dilekleriyle veda ettim Yunanistan'a.






31 Temmuz 2019 Çarşamba

BUGÜNLERDE...

    Hevesli ol ya da olma yapman gereken şeyler, planlaman gereken işler, vermen gereken kararlar, atman gereken adımlar oluyor. İstiyor ol ya da olma bunlar için tarihler belirlemen gerekiyor. Kimi için kesin tarih şart değil. Ancak aşağı yukarı bir zaman biçiyorsun. Sonrasını akışa bırakıyorsun. Tıpkı bu yaz için benim yaptığım gibi... Oğlumun olması gereken bir ameliyat var. Haziran ayında tatile geldiğinde halletmeyi kafaya koymuştuk. Pek ufak bir şey değil. 
Ve yapılması şart. Sene başından beri kendimi buna alıştırmaya çalıştığım için şimdi daha rahat konuşabiliyorum. Daha önce bir parça bahsetmiştim. Sıkıntısı idrar yollarında. Kesin iyileştiğine inandığımız bir ameliyattan sonra tekrar etmesi bizi şok etmişti. Yine aynı şeyleri yaşayacağız ama inşallah bu sefer tekrarlamayacak. Çünkü öyle bir istatistik yok ve bu beni rahatlatıyor. Ancak yazın olmasını düşündüğümüz ameliyat işini biraz erteledik. Orhun haziran ve temmuz ayları boyunca Tallinn'de kaldı. Henüz dün eve geldi. Çünkü ona sıkıntısını unutturan sürpriz bir staj ve iş imkânı buldu. Christopher Nolan'ın yeni filminin Tallinn'deki setinde çalıştı. 
Christopher Nolan! Filmlerini o kadar beğenirim ki! Inception, Interstellar, Dunkirk, The Prestige, Memento vs. Duyduğumda inanamadım, çok sevindim. Orhun da mutlu oldu tabii. Birkaç ülkede çekilecek yeni filmin Estonya ayağında beraber çalıştıkları yapım şirketi, Tallinn Üniversitesi BFM öğrencilerine böyle bir fırsat sunmak istemiş. Normalde okulda staj zorunluluğu yok. Ama çok iyi olmuş, pek güzel olmuş. Öğrenciler 3 hafta staj yaptılar. Çekim günleri 8 saat çalışma zorunluluğunun ardından isteyenin çıkabileceği söylenmiş. Fakat hepsi o kadar hevesli ve meraklıymış ki bir tek kişi bile iş tamamen bitmeden setten ayrılmamış. 15-16 saat çalışmışlar. Amerikalı yapım şirketi çok memnun olmuş tabii. "Sizin sayenizde rahat ettik, Amerika'da bu şekilde çalışma göremezsin" vs. diyerek iyice bir gaz vermişler bunlara:) Ve en önemlisi isteyenlerin devam edebileceğini, bu sefer ücretli çalışılacağını söylemişler. Orhun iyice mest. Tallinn'deki günübirlik vestiyerlik işlerinden sonra ilk profesyonel çalışmasını kendi alanında ve çok sevdiği bir yönetmenle yapma fırsatı... 
    Bu kez daha deneyimli olduğu için takım lideri yapıldı ve gık demeden günde 15-16 saat güneşin altında çalıştı. Elleri, yüzü kapkara olmuş. Bunları tabii ki sevinerek söylüyorum. Herkes hayata atılma zamanları yaklaştıkça çocuğunun tembel olup olmadığı konusunda endişe duyar. Ayrımcılık gibi algılanmasın, asla o kafada değilim, kadınlar çok çok daha başarılı olsun ama özellikle oğlun varsa bunu daha sık yaşıyorsun. Çünkü kadınların örneğin doğum yapıp çalışmaya ara vermesi doğal bir hak. Baba ise, zaman değişiyor olsa da halâ ailenin maddi refahı için çabalaması beklenen ilk kişi. Dolayısıyla Orhun'un çalışma gayreti bizi mutlu etti. Yalnız burada kritik bir nokta var. Sevdiği işi yapıyordu. O yüzden yorgunluk ona ağır gelmedi. Evde el bebek gül bebek bakılırken, kafasına göre saatlerde uyuyup uyanırken, sete gitmek için sabaha karşı kalkıp yollara düştü. Ve çalışma günlerinin bir kısmında sağlık problemi arttı, rahatsız etti. Bana da her gün "Nasılsın?" diye sormak, meraktan günü nasıl bitireceğini bilememek düştü. Sette olduğu saatlerde internete girmediğini düşününce, benim için çok zor zamanlardı. Temmuz ayı, planlarımdan bambaşka bir halde yaşandı. Enteresandı. Ne hissedeceğimi bilemiyorum. Anlatması zor. 5 yıldır süren bu sağlık durumları hayata bambaşka bir pencereden bakmayı öğretti bana. Evliya gibi bir şey oldum:) Temmuzda bir de eşim iş için Madagaskar'a gitmek zorunda kaldı. 4 gün sürmesi düşünülen iş, elde olmayan sebeplerle 2 haftaya çıktı. Madagaskar deyince aklınıza turkuaz rengi sahiller geliyor olabilir ama durum öyle değil. Şehir merkezinde, denize oldukça uzak bir noktada havaalanında çalışmaktan bahsediyorum. Ülke fakir, geceleri çıkmayın denecek kadar tehlikeye açık. Kaldıkları otel iyi ama genelde ülke hijyen konusunda kafa karıştırıcı vs. Ve evet, oralarda çalışmak için aşıları var :) Bugün gelecek, öbür gün gelecek derken 2 hafta geçti. İşi tamamlayıp geldiler ama birkaç gün sonra yine orada halledilemeyen gereksiz bir sorun yüzünden tekrar gitti. Deli oldum. Bu kez neyse ki yolda geçen zamanla birlikte 4 günde dönebildi. Bir yandan Orhun'un sağlığını uzaktan takipteyken; bir yandan eşime elini şöyle yıka, sinek ilacını şöyle kullan, şunu yeme vs. şeklinde mesajlar atmakla ve sağ salim dönmeleri için dua etmekle meşgûldum. Dediğim gibi enteresan bir temmuzdu. Bu günleri güzel bir tatille atlatmak gerekir ama henüz o havaya giremedik. Öyle bir bezginlik. Fakat şimdi iyiyim. Bir sonraki meşguliyetlere kadar ikisi de yanımda:) 
    Konudan konuya atladım ama arada söylemek istediğim şuydu: Sevdiğin işi yapmak önemli. Her ailenin farklı yapısı vardır fakat yine de benden daha genç olan annelere, babalara çocuklarından bu konuda desteği esirgememelerini tavsiye ederim. Onlar mutlu olunca siz de olacaksınız nasıl olsa. Bu sene çevremde o kadar çok 8.sınıf annesi vardı ki lise giriş sınavının onları fazlasıyla gerdiğini gözlemledim. Su akacak yolunu bulacak arkadaşlar.  Hangi okula giderlerse gitsinler yolları açık olsun. Neyin iyi gelip neyin gelmeyeceğini şimdiden bilemezsiniz. Orhun'un okulu için "Niye Tallinn'i seçtiniz ki? Nerede o şehir?" diyenler oldu, oluyor. Bu durumlarda içimden "Okul için bizi sorgulayacağına, coğrafya bilginin niye bu kadar yetersiz olduğunu sorgula" demek gelse de sabırla anlatıyorum:) İyi ki seçtik. Hem Orhun'a iyi geldi, 
hem de henüz yolun başındayken büyük bütçeli önemli bir filmin setinde çalışma imkânı buldu, birebir deneyimledi. Yani hakikaten elinizden geleni yapıp gerisini zamana bırakın. Sistemin moralinizi bozmasına izin vermeyin. 
    İşte böyle... Christopher Nolan'ın yeni filmi "Tenet" 2020'de sinemalarda:) 
Ekibin Tallinn'deki işi bitti, yeni çekim alanı İtalya'ya geçtiler bile. Instagram'dan takip ediyorum. Tabii ki şu aşamada fazla bilgi paylaşımı yok ama ne kadar dikkat edilirse edilsin fırsat bulup fotoğraf çeken hayranlardan kaçış olmuyor, arada bazı görüntüler sızıyor. Orhun bu konuda aşırı dikkatli. Tallinn'deki işleri bittiği için yazabiliyorum yoksa bana asla izin vermiyordu :) "Oğlum basında, sosyal medyada haberler var zaten" diyorum, "Olsun sen yazma" diyordu. Koştura koştura yazacağımdan değil de onu konuşturmak hoşuma gidiyordu. "Setten hatıra fotoğraf çektirsene" diyorum "Yasak" diyor. "Sözleşme imzaladım ben" diyor:) Çocukluğundan beri kurallardan nefret etmiştir. Ama aklına, mantığına yatan kurallara da asker disipliniyle uyar. Enteresan bir karışım. Bir de saygı duyması önemlidir. Orada yapılan işin büyüklüğünü, harcanan emeği gördü. Nolan'a zaten büyük saygı duyuyor ve çalışmasına tanık olmak fikrini değiştirmedi, tam tersine geliştirdi. O yüzden asla filme zarar verecek bir şey yapmak istemez. Fakat gerçekten bunlar önemli işler. Zaten biliyoruz, tahmin ediyoruz ama Orhun'un anlattığı kadarıyla bile tekrar gördüm ki sanat üretiminde büyük bir emek var. Özensiz yapılan işleri, bir anda gelen şöhretleri eleştirmemiz bu yüzden. 
    Sever misiniz, sevmez misiniz bilmem ama Tenet'in başrollerinden birinde Robert Pattinson var. Diğer oyuncu da John David Washington. Washington'ı pek tanımıyorum açıkçası fakat gençler biliyorlar. Eski Amerikan futbolu oyuncusuymuş. Pattinson ise meşhur vampirimiz. Orhun Alacakaranlık serisini hiç sevmez, Pattinson'u umursamamış. Hatta takımındaki bir kızla konuşurken Alacakaranlık'ı eleştirmiş ve hayran kızdan azarı işitmiş:) Haydi set ortamında rahatsız etmemek için asla fotoğraf istemez ama "Çalışma sonundaki partide bari ilk işinden hatıra olsun diye fotoğraf çektirseydin" diyorum. "Ne gerek var Allah aşkına" diye kızıyor. Yalnız adamın hakkını vermeyi de ihmâl etmedi. Kızların zaten Pattinson'u rahat bırakmadıklarını söylüyor. Herkese kibar davrandığını, konuşmak isteyenleri reddetmediğini görmüş ve iyi bir insan olduğunu düşünüyor. Çalışma boyunca John David Washington'la ve Kennet Branagh ile epeyi muhabbeti olmuş ancak fotoğraf çektirmek gibi bir huyu yoktur. Takdir ediyorum. Partide yönetmen yokmuş bu arada. Onunla isteyebilirdi. "O başka" diyor:) 
    Güzel bir heyecan oldu bizim için. En başta sihirli görünen bu olaylar, günler ilerledikçe sıradan bir hale dönüşmeye başladı. Hep öyle olmaz mı zaten? Ama benim sorularım halâ bitmiyor:) O da ısrarla kendi belirlediği kadarını anlatıyor. Senaryoyu da görmüş. Asla söylemez. "Seyredince görürsün" diyor. Normalde de bir diziyi benden önce bitirdiyse ipucu vermez. Ben de tercih etmem ama özel bir şeyi sorarım mesela, kesinlikle açık etmez:) İnşallah kariyerinde, çalışma hayatında şansı hep yaver gitsin. Hepimizin çocuğu gibi... Hepsinin yolu açık olsun. Orhun'un bu kadar sıkıntıdayken bunu atlatması bizim için çok önemli. Gençliğinin başında, sağlığıyla uğraşırken çok şey başardı ve iyiyi hak ediyor. Kendi bazen inanmayıp hafif depresif durumlara girse de biz ona hep ne kadar güçlü durduğunu hatırlatıyoruz. Şimdi okulu bitirmek için tek bir dersi kaldı ve bir de tamamlaması gereken tezi var. Çoğu bitti azı kaldı. Önümüzdeki yıl iki dönem devamlı okulda olmayacak yani. Bir süre İstanbul'da. O arada inşallah uygun bir zamanda karar vereceğiz, doktora danışacağız, sağlığına kavuşacak. Ondan sonra yoluna devam edecek. Dediğim gibi hepsinin yolu açık olsun. Bizler de sevgiyle desteklemeye devam edelim.





    

    

6 Temmuz 2019 Cumartesi

D&R MAĞAZALARI / CAN YAYINLARI KAMPANYASI ALIŞVERİŞİM...

    Okuma meraklıları bugünlerde D&R mağazalarının 7 liralık Can Yayınları kampanyasından bahsedip kitaplarını paylaşıyorlar. Ben de 3 mağazadan satın aldığım 8 kitaptan bahsedeyim mi? Zira böylesi paylaşımlar faydalı oluyor, fikir veriyor. 


    ISABEL ALLENDE - YÜREĞİMDEKİ ÜLKEM
    Romanlarının çok sevildiğini bilmeme rağmen, hiç İsabel Allende okuma fırsatı bulamadım desem? Nedense kendisine sıra gelmedi. Bu kitap onu tanımak yolunda ilk adım olacak diye düşünüyorum. Çünkü bu, yazara ait bir anı kitabı ve arka kapakta yazdığına göre romanlarının ilk tohumlarının nerede filizlendiğini, yazarlık serüveninin nasıl başlayıp geliştiğini anlatıyor. Güzel!

    NICCOLO AMMANITI - EĞLENCE BAŞLASIN
    Daha önceki yazılarımda İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim Loro'da Berlusconi'nin bu yazardan bahsettiğine, Ammaniti'nin romanlarının yönetmenlerin ilgisini fazlaca çektiğine, yazarın "Sen ve Ben" isimli romanını okuduğuma ve diğer romanlarını da okuyabileceğime değinmiştim. O yüzden Eğlence Başlasın'ı görünce alıverdim.

    JOHN BADHAM/CRAIG MODDERNO - ARTİSTLİK YAPMA
    Sinema dünyası her zaman ilgimi çekmiştir. Sadece izlemeyi değil, çekimlerin arka planını, filmlere dair hikâyeleri de severim. Bu kitap yönetmenlerle oyuncular arasındaki yaratıcı mücadeleleri anlatıyor. Yazarları yönetmen ve yapımcı olduğu için ilk ağızdan dinlemek keyifli olacaktır diye düşünüyorum. Bilindik yönetmen ve oyuncularla yapılan röportajlarla beslenmiş ilgi çekici bir çalışma. Oğlum da sinema okuduğu için, halihazırda bir film setinde çalışmakta olduğu için  kitabı okuma konusunda ayrıca heveslendim. Okuyunca ona anlatacaklarım olacak, sohbetlerimiz şenlenecek :)



    MURAT GÜLSOY - ÖYLE GÜZEL BİR YER Kİ
    Murat Gülsoy muhakkak okuduğum bir yazar. Bu romanı ilk çıktığı sene kitap fuarından almıştım, parasını ödeyip tezgâhta unutup gitmiştim :) Eve gelince fark ettiğim zaman çok üzülmüştüm tabii. Bu şekilde okumak kısmet olacakmış.

    YORGO SEFERİS - BİR ŞAİRİN GÜNLÜĞÜ
    İzmirli Yunan şairi tanırız. Kimi zaman ondan dizeler paylaşırız, sıkça paylaşıldığını görürüz. 1945-1951 yılları arasında tutmuş olduğu notlardan oluşuyor bu kitap. Okuyacağım için mutluyum.

    EMİNE UŞAKLIGİL - ŞİMDİLİK BU KADAR
    Çifte biyografi. Gazeteci Emine Uşaklıgil ve oyuncu Serra Yılmaz, dostlukları olan bu iki kadın, hayatlarını anlatıyorlar. Biyografilere meraklıyım, seveceğime eminim.



    HENDRIK GROEN - 83 1/4 YAŞINDAKİ HENDRIK GROEN'İN GİZLİ GÜNCESİ
    Bir yerlerden kulağıma çalınmış bir kitap. Görünce kayıtsız kalamadım. Yaşlılığa üzücü değil, eğlenceli bir bakış açısıyla yaklaştığı söylendiği için ilgimi çekti. Umarım pişman olmam:)

    DOĞU YÜCEL - KİMDİR BU MİTAT KARAMAN?
    Doğu Yücel'i kitap fuarında birkaç yazarın katıldığı bir panelde dinlemiştim. Daha önce bahsettiğim İlk Sayfası isimli podcast serisinde de konuklardan biri yine kendisiydi. Hâttâ orada Mitat Karaman'dan bahsetmişti. Bazen Twitter'da da rastlıyorum Doğu Yücel'e. Böyle sık karşıma çıkınca bir romanını denemek istedim. Mitat Karaman bir anti-kahraman. Yeni nesil polisiye diyor arka kapakta. Bakalım sevecek miyim?

    İşte böyle. Herkesin zevki farklıdır ama bence güzel kitaplar aldım. AVM ve D&R işi oldu fakat kampanyaya kayıtsız kalmak da imkânsızdı. Zorlu, Marmara Park ve Aqua Florya mağazalarından yaptım alışverişleri. Bazı kitaplar ortak oluyor tabii ama her kitabı her mağazada bulamayabiliyorsun. Alışverişe çıkacaklar için küçük bir anımsatma olsun. Ben artık alışverişi burada kesmek istiyorum:) Önce okunacaklarımı tamamlayayım devamı gelecektir nasıl olsa. 
Bu devirde kampanyalar bitmez!



 

22 Haziran 2019 Cumartesi

SEVDİĞİM ŞEYLER...

    Seyrettiğim filmlerle ya da dizilerle okuduğum kitaplar arasında bağlantı bulduğumda, 
bu sebeple yeni şeyler öğrendiğimde mutlu oluyorum. Bunu en son Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan'ı okurken yaşadım. Kitabın bir bölümünde rastladığım satırlar beni en sevdiğim filmlere götürdü. "Filmler" diyorum çünkü bu bir üçleme. Richard Linklater'ın aynı oyuncuları kullanarak 9'ar yıl arayla çektiği Before Sunrise, Before Sunset ve Before Midnight, tartışmasız 
en sevdiğim filmler. Defalarca izleyebilirim. 

  Hatırı sayılır derecede hayranı olan bu üçlemeyi henüz seyretmemiş olanlar da vardır muhakkak. Onlar için bu filmlerde Ethan Hawke ve Julie Delpy'nin rol aldığını; gerçek zamanlamayla 9'ar yıl arayla çekildiğini; böylece Celine ve Jesse'nin 20'li 30'lu 40'lı yaşlarına hem fiziksel hem duygusal olarak tanık olduğumuzu; ilk filmin Viyana'da, ikincisinin Paris'te, üçüncüsünün Yunanistan'da çekildiğini; bu mekânların şahane görüntülerini izlediğimizi; diyaloglar üzerine kurulu bir film olduğunu ve seyirciye aşkı, hayatı, gençliği, yaş almayı sorgulattığını söyleyebilirim. İlk filmin sonunda birbirlerinden ayrılan genç Celine ve Jesse 9 yıl sonra Paris'te karşılaşırlar, bir 9 yıl sonra tekrar Yunanistan'da görürüz onları. Eğer filmleri vizyona girdikleri seneler olan 1995, 2004 ve 2013 yıllarında seyrettiysek zaman onlar için akarken bizim için de aynı şey yaşanmıştır. Oyuncuların yüzüne eklenen çizgiler etkiler bizi. Tüm bu nedenlerden çok ama çok farklı bir seridir, Linklater'ı yürekten alkışlamak gerekir. 
(Boyhood'da da benzer bir şey yapmıştır. Bu filmle ilgili bir başka yazımın linkini aşağıda paylaşacağım.)
    

    Nazlı Gürkaş'ın yazdığı Zeytin Ağacının Gölgesinde Yunanistan'da, serinin üçüncü filmi 
Before Midnight'ın çekildiği evi anlatan satırlara rastladım. Bir dönem Selanik'te Türkçe öğretmenliği yapan Nazlı Gürkaş, bu ülkede bulunduğu süre içinde pek çok yeri gezmiş ve bu seyahatlerini  kitaplaştırmış. Yunanistan'ı tanımak konusunda her açıdan zengin, şahane bir rehber çıkarmış ortaya.
Görsel: Instagram - #sezerinkitapları

    Nazlı Gürkaş'ın Yunanistan'da gördüğü onlarca yerden biri Mora Yarımadası'ndaki Kardamili. Taygetos Dağı eteklerine kurulmuş, güzel plajlara sahip Kardamili, Before Midnight'ın çekildiği yer. Filmi seyredenler Celine ve Jesse'nin mavi-beyaz sokaklarda dolaşarak yaptığı konuşmaları, arkadaşlarıyla yemekler yedikleri o güzel Yunan evini hatırlayacaklardır. İşte o evi bulmuş 
Nazlı Gürkaş. Hem filmden bahsetmiş hem de filmin çekildiği evin sahibinden. Hoş bir süpriz, Kardamili'deki bu evin sahibi Britanya'nın gelmiş geçmiş en iyi seyahat yazarı sayılan 
Patrick Leigh Fermor imiş. Ne yazık ki eserleri Türkçe'ye çevrilmediği için aşina olmadığımız bir yazar. Oysa kendisi modern seyahat yazınına standart getiren isimmiş. 


    Seyahat yazılarını, kitaplarını çok seven ve okuyan biri olarak Fermor'un ismini yeni öğrendiğime üzüldüm doğrusu. Fakat neyse ki öğrenmek için hiçbir zaman geç değil. 1933 yılında, 18 yaşındayken Avrupa'yı yürüyerek gezmek için yanına sadece birkaç kitap alarak yola çıkan bu seyahat tutkununu tanımama sebep olan bir başka gezgine, genç bir Türk kadınına, Nazlı Gürkaş'a selam olsun. Yine kendisinin satırlarından öğrendim ki Kazancakis, Zorba karakterine ilham veren kişiyle yine Kardamili'de tanışmış, hâttâ Zorba'yı burada yazmış. 
Bu ayrıca bir konu. Oysaki ben Before Midnight'ı taşımıştım yazıma. O halde yazarın söz konusu evi anlattığı satırların bir bölümüyle sonlandırayım:

     "... Biz de tam olarak bu evin önündeyiz. Mavi ahşap kepenkli taş ev bakımlı ancak ziyarete açık değil. Çitleri çok alçak olmasa da azmimiz sınır tanımıyor ve evin bahçesine atlıyoruz. Pencerelerinden içeri baktığımızda evin oldukça bakımlı ve düzenli olduğunu fark ediyoruz. Burası o kadar aydınlık ve ferah ki... Bu güzel ortamda yazarın daktilo tuşlarına basarken yarattığı melodiyi duyar gibi oluyorum. Bahçesindeki yaşlı zeytinlerin her biri Fermor'un başka bir hikâyesini fısıldıyor kulağıma. Parmak uçlarım yaseminlerden alıyor havadisleri, sırtımı zeytin ağaçlarına dayayıp yazarın dünyasına dalıyorum.
    Ancak bahçenin önündeki manzara hayallerimin de ötesine geçiyor. Taşlık bir patikadan ıssız bir plaja iniliyor. O kadar nefes kesici bir manzara var ki burada... Suyun dibindeki çakıllar uzaktan bile seçilebiliyor. Adeta özel bir Akdeniz havuzu burası!
    İyi ki bu kadar uğraşıp bulmuşuz bu evi diyoruz birbirimize. Bir kitap kurdu için sevdiği yazarın dünyasına fiziksel yakınlık duymak ne kadar doğal bir şeymiş, bir kez daha anlıyorum. Fermor'un muhteşem seyahâtnamelerinin bir gün Türkçe'de de yayınlanmasının hayalini kurarak ayrılıyorum buradan. 
    Kardamili'den mutluluktan afallamış şekilde ayrılıyoruz. Fermor'un şu satırlarında bahsettiği gibi:
    'Ne kadar süreceğini hesaplamadan yaşa,
     ve öl zamanını bilmeden,
     git, neresi olduğuna önem vermeden'   "




      İlgili Yazı: Boyhood






 

27 Mayıs 2019 Pazartesi

BİR MÜNASİP ZAMANDA İZMİR...

    Geçtiğimiz Nisan ayının bize armağanlarından biri küçük bir İzmir seyahati oldu. Fırsatı ganimet bildik ve resmi bir işimizi hâlletmek bahanesiyle gittiğimiz bu güzel kentte şahane birkaç gün geçirdik. Alsancak'ı merkez aldığımız seyahatimizde plansız davranıp gönlümüze göre gezdik. Kordon boyunda defalarca gidip geldik. Ayın güneşli fakat en rüzgârlı günlerine denk gelmemiş olsaydık çok daha iyi olacaktı ama bu bile keyfimizi bozamadı.
    Ege'nin güzel şehri, ülkenin modern yüzü İzmir'e bu ilk gelişimiz değildi elbet. Yaz tatili için farklı ilçelerinde konaklamıştık. Çeşitli sebeplerle kısa süreli de olsa merkezde bulunmuştuk 
ya da başka bir yere giderken uğradığımız olmuştu. Ancak eşimle beraber dolu dolu bir Kordon keyfimiz olmamıştı. Bu yüzden kalacağımız oteli Alsancak'tan seçtik ve ilk gün işimizi hallettikten sonra kendimizi körfezden esen rüzgâra bıraktık.

    Anlatmakla, gezmekle bitmeyecek bir şehir burası. 8500 yıllık tarihi, geçmişinde barındırdığı 
32 uygarlığın izleri, Efes'i, Bergama'sı; denizin ve güneşin nimetlerinden sonuna kadar yararlandığımız tatil beldeleri, Çeşme'si, Sığacık'ı ve diğerleri şimdilik bir kenarda dursun. 
Ben bu yazıda bir parça kent merkezinden bahsedeceğim; döneceğimiz gün İzmir'de yaşayan arkadaşlarımızla gittiğimiz Urla'dan ve İnciraltı'ndan birkaç fotoğraf ekleyeceğim. Ve tabii tüm bunları yaparken şehre dair gözlemlerim, seyahatimize ait hislerim yine kelimelerin arasına süzülecek.

    Öğle saatlerinde ulaştığımız şehirde öncelikle Narlıdere'deki işimizi hallettik. Alsancak'tan bir parça uzak olsa da sahilden yapılan önce tramvay, ardından otobüs yolculuğu gözümüze hoş gelen manzaralar sunduğu için keyifliydi. Dönüşte kendimizi İzmir'in meşhur kumrusunu bulmaya adadık. Gelmeden önce fazla araştırma yapmamıştık. Hemen internete girdik, "O mu? Bu mu?" derken Kemeraltı'nda Kumrucu Apo'ya doğru yola koyulmuştuk bile. Yerli halka "En iyi kumru nerede yenir?" diye sorduğunuzda alacağınız cevap genelde "Kumrucu Apo" oluyor. Biz sormadık ama çokca sorulduğunu duyduğum için dolaylı yoldan cevabımızı almış olduk. İstanbul'dan giden yerli turist epeyi boldu İzmir'de. Kumrucu Apo'nun yeri Kemeraltı Çarşısı'nda küçücük, salaş bir büfe. Çarşının labirent gibi sokaklarında kaybolmadan bulması kolay değil. Geleni gideni bol. Salaşlığı herkese hitap eder mi bilemem ama kumrular gerçekten lezzetli ve o bildiğimiz halinden daha farklı. Aslında anladığım kadarıyla İzmir'de kumru her yerde birbirinden farklı. Sabah yenen ayrı, akşam yenen ayrı. Ortak olan tek şey kumrunun ekmeğiymiş. Öyle söylüyorlar.

    Karnımızı doyurduktan sonra Kemeraltı Çarşısı'nda bir parça vakit geçirmeden olmazdı. Fakat çocukluktan beri ara ara tarihi çarşılarında vakit geçirdiğim bir İstanbullu olarak burası bende farklı bir ilgi yaratmadı. Kızlarağası Han'a yöneldik ve meşhur kahvecilerinden birine girdik. Daha doğrusu zorla sokulduk. Belli ki turist olduğun anlaşılınca ısrar kıyamet bitmiyor burada. "Girin kurtulun" gibi espriler hoş mu, değil mi karar veremedim:) Neyse ki yorgunduk, kahveye ihtiyacımız vardı ve bir zamanlar şehrin ekonomisinde önemli yer tutmuş, 18.yy.da en görkemli zamanını yaşamış özel bir yapı olan Kızlarağası Han'da bulunuyorduk. Kemeraltı civarından fotoğrafım yok ne yazık ki. Zira kalabalık ortamda çektiğim fotoğraflar gözüme hitap etmedi. 

    Yorgunluk kahvemizi içtikten sonra Konak meydanına çıktık. İzmir'in sembolü Saat Kulesi restorasyondaydı, sarılıp sarmalanmıştı ve yenilenmiş haliyle gözler önüne çıkacağı günü bekliyordu. Kendisine bir selam çaktıktan sonra deniz tarafına geçtik. Konak Pier dikkatimizi çekmişti.

    Konak Pier bugün içerisinde restoran ve kafelerin, sinemanın, sanat galerisinin yer aldığı bir alışveriş merkezi olarak kullanılıyor. Fakat bildiğimiz alışveriş merkezlerinden farklı bir yer burası. 19.yy'ın ikinci yarısında Fransızlar tarafından gümrük binası olarak inşa edilmiş. Neden Fransızlar? Çünkü devir kapitülasyonlar devri. İlk kez Kanuni Sultan Süleyman tarafından Fransızlar'a tanınan ekonomik haklar zamanla artarak 1700'lerde en yüksek noktasına ulaştı. Kapitülasyonlar Lozan Barış Antlaşması ile kaldırıldı. Görünen o ki Konak Pier o günlerin bir simgesi gibi bugünlere ulaşmış. Yüzyıllarca uluslararası ticaret yapılan İzmir limanında Fransızlar'dan bir hatıra. Mimarının Paris'in simgesi meşhur Eiffel Kulesi'nin mimarı Gustav Eiffel olduğu söyleniyor ama bu bir tevatür. Ben gerçek olmadığını düşünüyorum.



    Konak Pier'e veda ettikten sonra gittikçe alçalan güneşle birlikte Konak'tan Alsancak'a kordon boyunca aheste aheste yürümeyi tercih ettik. Kâh denize çevirdik yüzümüzü, kâh ara sıra eskinin çok sesliliğini hatırlatan Rum evlerini seçtiğimiz kordon boyu binalarına...

    Geceyi Kordon boyunca dizilmiş balıkçılardan birinde tamamladık. Özellikle bir restoran belirlememiştik. Şöyle bir gittik geldik ve gözümüze en sıcak geleni seçtik. Henüz perşembe akşamıydı, hafta sonuna bir vardı fakat neredeyse tüm restoran ve kafeler geç saatlere kadar kalabalıktı. Dört bir yandan yükselen sohbetlerle, gülüşlerle cıvıl cıvıldı Kordon boyu. Bize de 
o güzel İzmir akşamında kalabalığa karışıp evliliğimizin yıl dönümünü kutlamak düştü. Ve hafıza tuhaf şey... Çocukluğumdan aşina bir melodi takıldı dilime. "... Bir münasip zamanda / Mesela saat 10'da / Buluşalım Kordon'da / Der gibi geldi bana" şarkısını söyleyip durdum :)

    İzmir'deki ikinci günümüzün ilk durağı Dostlar Fırını'nıydı. Malûm, bu şehir boyozuyla da ünlü. Dostlar Fırını bu lezzetli hamur işinin tadılacağı en iyi yerlerden biri. Çeşit o kadar bol ki burada. Ispanaklı, peynirli, çörek otlu, enginarlı, patlıcanlı, mercimekli, tahinli... Yok yok... Ballı Kocaman boyozun geliri Koruncuk Vakfına gidiyormuş. Bu da hoşuma giden bir ayrıntı.

    Dostlar Fırını her daim kalabalık. Özellikle sabah saatlerinde önünde uzun bir kuyruk oluyor. Sıraya bakıp içeride yer olmadığını düşünmeyin. Boyozlarını alıp giden İzmirliler çoğunlukta. Biz misafiriz, uzun uzun oturup yemeye vaktimiz var. Üst kata çıkıyoruz. Dekorasyon da çok keyifli. 33 yıl önce hizmete giren fırın yenilenmiş, şık bir kafeye dönüşmüş. Zamanında hamur açılan tezgâhlar masa olmuş. Duvarlara eski ustaların fotoğrafları asılmış.

    Eşim "Börek işte" deyip geçse de boyoz bende farklı:) Bir sonraki gün de yine benim isteğimle kahvaltımızı burada yaptık. Denediğim birkaç çeşit içinde en çok enginarlıyı ve tahinliyi beğendim.

    Dostlar Fırını otelimize yakındı. Dediğim gibi Alsancak'tayız. Kahvaltımızı yaptıktan sonra kısa bir yürüyüşle Kordon'a çıktık, günün ilk kahvesini içtik. Ardından Atatürk Evi Müzesi'ni ziyaret ettik.

    1.Kordon üzerindeki Atatürk Müzesi binası, 1922'de İzmir'e giren Türk ordusunun karargâhı olarak kullanılması açısından önemli. Bu tarihlerden birkaç ay sonra düzenlenen İzmir İktisat Kongresi sırasında Atatürk'ün şahsi çalışmalarını burada yürütmesi ve 1930-1934 yılları arasında şehre her geldiğinde bu evde kalması da müzeye önem kazandıran diğer ayrıntılar.

    Bu müzeyi daha önce 2006 yılında ziyaret etmiştim. Şimdiki hali eskisine göre çok daha özenli. Sevindim.

    Atatürk Evi Müzesi'nden çıktıktan sonra ufak bir yürüyüşle Arkas Sanat Merkezi'ne ulaştık. İzmir'e geldiğimde uğramayı planladığım mekânlardan biriydi. Her ülkede sanatın koruyuculuğunu üstlenen, sanat eserlerini izleyicilerle buluşturan aileler, şirketler vardır. 
Arkas Holding de bunlardan biri. Fransız Fahri Konsolosluk binasının denize bakan bölümü kiralanmış, restore edilmiş ve sanat merkezi olarak kullanılmaya başlamış.



    Arkas Sanat Merkezi'nde şu sıralar Temmuz ayına kadar sürecek olan "Arkas Koleksiyonu'nda Post-Empresyonizm" başlıklı bir sergi var. Bu sergi birkaç ay önce İstanbul'da Tophane-i Amire'deydi. Gitmiştim, görmüştüm. Ancak eserler öyle kıymetli ki ve İzmir Kordon'daki bu tarihi binaya öyle yakışmışlar ki tekrar keyifle gezdim. Binanın kendisi de görülesi olunca burada epeyi bir vakit geçirdik.



    Arkas Sanat Merkezi binası 1825-1835 yılları arasında inşa edilmiş. Malzemesinin taş olması sebebiyle 1922'deki büyük yangından kurtulabilmiş. Bugün İzmir'de kesinlikle görmemiz gereken şık mekânlardan biri durumunda. Bir de Bornova'da Arkas Deniz Müzesi olduğunu biliyorum fakat ne yazık ki onu gezmek için vakit ayıramadık. Bornova'ya yolu düşeceklere benden hatırlatma olsun.

    Müze ziyaretlerimizin ardından, İzmir'e gelmeden önce muhakkak uğramayı kafama koyduğum Sevinç Pastanesi'ne uzandık. Zaten Alsancak'ta, Kordon'da bulunduğumuz noktaya uzak olmayan bir mesafedeydi. Çevremizi izleyerek, alışverişe çıkmış kalabalığa karışarak, mağazalara girip çıkarak ulaştık pastaneye. Lezzetli birer pastayı hak etmiştik.

    Sevinç Pastanesi, İzmir'in en eskilerinden biri. Neredeyse her ünlü pastacının hikâyesinde olduğu gibi, Karadeniz'in karşı kıyısına gidip öğrenilen zanaat söz konusu. Rize'den Kırım'a giden Pelit Ailesi'nin, döndükten sonra 1957'de açtıkları bir yer Sevinç Pastanesi. O tarihten beri İzmir'in simgelerinden olagelmiş. Buluşmak isteyen İzmirliler halâ bu mekânın önü için randevu verirlermiş. Bir zamanlar İzmir Fuarı'na gelen ünlüler ve kent sosyetesi için vazgeçilmez bir yermiş burası. Menü katalogunda o günleri yansıtan Ajda Pekkan'lı bir fotoğrafın olması hoş bir ayrıntıydı. Ben anı yazılarından, romanlardan biliyordum Sevinç'i. İzmir'e gittiğimde uğramak istedim. Kalabalıktı. Müdavim oldukları garsonlarla muhabbetlerinden belli olan müşterilerin yanı sıra bizim gibi yerli turistler de çoğunluktaydı. Menü şahaneydi. Pastaların, kurabiyelerin arasından hangisini seçeceğimize karar verirken zorlandık. Çilekli milföyde karar kıldık. Lezzetliydi.

   Bu satırları yazmadan önce Ekşi Sözlük'e girip Sevinç Pastanesi hakkında neler yazılmış bakmak istedim. Hatırı sayılır fazlalıkta kişi orta yaşlıların mekânı olduğunu söylemiş. Ben en azından o gün , o saatte böyle bir durum gözlemlemedim. Her yaştan müşterisi vardı. Hattâ orada oturduğumuz süre içinde gelip giden pek çok çocuk olduğunu, personelle tanışıklıklarını gördüm. "Ooo! Hoş geldin" diye karşılananlar, sarmaş dolaş olunanlar vardı. Çok hoşuma gitti. Yine Ekşi'de "Garsonlar suratsız" diyen olmuş. Hayır! Personel son derece sıcak ve ilgiliydi. Tabii ki ürünlerin bir şeye benzemediği de söylenmiş. Vallahi benim yediğim pasta şahaneydi. Bizim insanımız karalamayı niye bu kadar seviyor anlayamıyorum. Olumsuzluktan beslenenlerin çokluğuna da inanamıyorum. Neyse... Ben sevdim. İzmirli olsaydım, Sevinç'te sık sık pasta-çay keyfi yapardım. Bir de İzmir'in meşhur bombası var, yiyeni çok gördüm ama o an tercih etmedim. 
Belki de Sevinç'ten bol bol "bomba" alırdım :)

    Enerji yüklememezi yaptıktan sonra yine Kordon'a çıktık, yine bol bol yürüdük. Dario Moreno Sokağı'na ve buradaki Tarihi Asansör'e kıyıdan kıyıdan yayan gitmeyi tercih ettik. Yolumuz uzundu, çok da rüzgâr vardı ama umursamadık. Kâh hızlanarak kâh yavaşlayarak güzel İzmir saatlerinin keyfini çıkardık.

    Dario Moreno, Aydın'da doğan, İzmir'de büyüyen, Fransa başta olmak üzere tüm dünyaya kendini müziğiyle ve rol aldığı filmlerle tanıtan muazzam bir isim. Muazzam diyorum çünkü çok küçük yaşta babasız kalıp, bir süre yetimhanede büyüyüp, çeşitli işlerde çalışıp, o sırada gitar çalmayı ve Fransızca'yı kendi imkânlarıyla öğrenip dünyaya açılmak hiç kolay değil. Bizler TRT'li yıllardan Dario Moreno şarkılarına aşinayız. Bugün kendisini tanımayanlar için "Deniz ve mehtap sordular seni, neredesin?" demem yeterli olacaktır sanırım.



    50'li yıllarda Fransa'nın en ünlü sanatçılarından biri olma imkânına erişen, her zaman ve her yerde İzmirli olduğunu ısrarla belirten Moreno'nun bu şehirde bir süre oturduğu evin sokağı onun ismiyle taçlandırılmış. Çok sevdiği İzmir onu unutmamış. Eski Yahudi evlerinin bulunduğu sokak bugün sağlı sollu dizilmiş küçük kafelerle turistlerin gözdesi durumunda. Gittik, gördük, Dario'yu sevgiyle andık. Eve döndüğüm günden beri Spotify'dan ara ara "Dario Moreno'suz 40 Yıl" albümünü dinleyip duruyorum. Brigitte Bardot ile film çeviren, Ankara'da Orhan Veli ile aynı otel odasını paylaşan, Zeki Müren'le hiç geçinemediği söylenen Moreno'nun hareketli hayatı gerçekten bilmeye değer, takdire şayan. Huzur içinde uyusun.

    Kısacık ama keyifli Dario Moreno sokağının bitiminde İzmir'in simgelerinden biri olan 
Tarihi Asansör yer alıyor. Asansör için Instagram hesabımda şunları yazmıştım:
"Bir şehre tepeden bakmak... Her yerde, her dönemde keyifli. İzmir Karataş'ta tarihi asansör binası vardır. Aşağıdaki bir sokağı yukarıda bir başka sokağa bağlar. Şehrin gayrimüslim yerlisi Nesim Levi tarafından 1907 yılında yaptırılmıştır. Çünkü 155 merdiveni çıkmak yaşlılar ve çocuklar için zordur. Asansör günümüzde de Karataş sakinleri tarafından kullanılıyor tabii ama turistik amaca hizmeti ön planda. Bizim gibi İzmir'e gezmeye, görmeye gidenler asansörün ulaştığı yerde körfez manzarasının tadını çıkarıyorlar. Bir zamanların gayrimüslim vatandaşlarının miraslarından biri burası. İki sokağı birbirine bağladığı gibi geçmişle bugünü ve anlayışı engin gönülleri de birbirine bağlamaya devam ediyor."



    Asansörle ulaşılan noktadan İzmir manzarası şahane. Biraz daha fazla vakit geçirmek için rüzgâra aldırmadık, burada hizmet veren kafenin masalarından birine oturduk ve körfeze karşı kahvelerimizi içerek güneşi uğurladık.

    İzmir'deki ikinci günümüzün akşamı, eşimin asker arkadaşının ailesiyle beraber geçti. Yolumuz bu şehirden her geçtiğinde görüşmeye çalışırız. Askerlik gibi hayati bir deneyimin hayatımıza kattığı güzel insanlar onlar. Gecemiz sayelerinde daha da güzelleşti. Ertesi gün de beraber olmayı planlayarak ayrıldık.

    Şehirdeki üçüncü günümüzün akşamüzeri saatlerinde İstanbul'a dönecektik. Havaalanına geçmeden önceki vaktimizi değerlendirmek için erken saatlerde arkadaşlarımızla buluştuk. Benim isteğimle yine Dostlar Fırını'ndaki kahvaltının ardından Urla'ya doğru yola çıktık. Fakat Urla'nın keyfine varamadım. Rüzgâr şiddetini öyle bir arttırdı ki güneş ışıkları hiçbir şekilde ısıtmaya yetmiyordu, açık havada gezmek mümkün olmadı. Gel gör ki yelkenciler için durum şahaneydi tabii. Urla'da o gün onlarca yelkenlinin katıldığı bir etkinlik vardı. Rüzgârda uça uça açıldılar denize. Bir süre onları izleyip pazara yöneldik. Enginar mevsiminde Urla'da olmak bir şans:) Bilirsiniz, burada festivali bile yapılıyor. Enginarı çok severim, almadan dönemezdim.



    Pazardaki şu otlara ne dersiniz? Tembel Avrat Otu :) 12 çeşit otu üşenenler için doğrayıp hazır etmişler. Tabii ki aldım:) İstanbul'da güzel börek harcı oldu kendileri. Doğrayanların ellerine sağlık! 

    Daha İzmir'e gitmeden önce bir gün de Urla'ya geçeriz diye düşünerek ne hayaller kurmuştum. Fakat rüzgâr ve beraberindeki soğuk kafamı allak bullak etti. "Sen nereye istersen oraya gidelim" diyen arkadaşlarımın da desteği olmasına rağmen elimde olmadan saçmaladım ve Urla'da Necati Cumalı Anı ve Kültür Evi'ni görmeyi unuttum. Genelde bir şehrin sakinleri turist gibi her ayrıntıyı bilmezler. İstanbul'dan farklı bir yerde "Senin sayende ben de öğrenmiş oldum" diyen tanıdıklarım çok oldu. Dolayısıyla İzmirli arkadaşlarımız da bu evi bana hatırlatamadılar. Ben ise önceden planlarım dahiline almış olmama rağmen, unuttum! Oysaki görmeyi istiyordum. Bir an önce sıcak bir yere geçelim isteği kafamı karıştırdı. Neyse, bir başka zaman, hattâ yaz aylarından birinde yine yolumuzu o civarlara düşürmemize sebep olsun. Benden önce giden gören olursa benim için de gezsin, beni ansın:) 
    Necati Cumalı gibi Urla ile özdeşleşen birçok isim var aslında. Onlardan biri Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Yunan yazar ve şair Yorgo Seferis. Urla'da doğmuş ve 14 yaşına kadar burada yaşamış. Doğduğu ev bugün otel olarak kullanılıyor. Ve bir de Tanju Okan... Tire'de doğmasına rağmen kendisini Urlalı addeden, yıllarını burada geçiren, Kadınım isimli teknesiyle denize açılan, sahildeki bir kayanın üzerinde şarkılar söyleyen sanatçının ebedi istirahatgâhı da bu güzel Ege kasabasında. Yeri gelmişken, Tanju Okan'ın  Dario Moreno şarkılarını da seslendirdiğini hatırlatmak gerekir. Hatırlayanlar da olacaktır zaten.

    Sanatçının Tanju Okan Parkı'ndaki heykeline bir selam çakmadan dönmedim. Bir süre önce okuduğum habere göre bu park yenilenecekmiş, daha işlevsel hale getirilecekmiş. İyi olur. Aslında Urla'ya bir de Tanju Okan Müzesi çok yakışacaktır.

    Serin Urla rüzgârından kaçmak için arkadaşlarımız bizi daha korunaklı bir yere, Özbek Köyü'ne götürmek istediler. Daha önce görmediğim bir yer. Her zaman yeni yerler tanımaya hazırım.
    Özbek Köyü'nde aslında Özbekler değil Türkmenler yaşıyormuş. Köyün isminin neden bu olduğu konusunda kesin bir bilgi yokmuş zira tarihi belgeler yıllar önce hükümet konağında çıkan bir yangınla yok olmuş.
    Özbek köyü şirin, tipik bir Ege köyü. Kadın girişimcilerin fazlalığıyla tanınmış. Turistik bir hava kazanan köydeki işletmelerle, pazar yerindeki tezgâhların çoğu kadınlara ait. Biz burada 
Taş Kahve'nin sevimli ortamında sohbete oturduk. Türk kahvelerimizin acılığını ev yapımı tatlılarla yumuşattık. Taş Kahve'de bir de gürül gürül yanan bir soba görmez miyiz? Hemen yanındaki masaya kuruluverdik.

    Kahvelerimizi içtikten sonra köyde ufak bir yürüyüş yaparken Bulut Atölyesi'ne rastladık. Türgen Şevki Bulut'un el yapımı ahşap eşyalarla, minyatürlerle, deniz ve kara atıklarını güzelleştirerek dönüştürdüğü tüm objelerle dopdolu, rengârenk bir atölye burası. İsterseniz alışveriş yapın, isterseniz sadece sohbet edin ancak şu şirin merdivenlerde fotoğraf çektirmek amacındaysanız Şevki Bey'in sokak hayvanları için yaptığı yardımlara destek olmadan dönmeyin.


    Urla'dan sonra istikametimiz İnciraltı oldu. Burası Balçova'ya bağlıymış. Kısa bir süre içindeki izlenimlerime göre yemyeşil bir bölge burası. Güzel havalarda epeyi kalabalık oluyormuş.
Biz sahil kısmında vakit geçirdik. Sıra sıra dizilmiş balıkçı teknelerinden birinde balık-ekmek keyfi yaptık. Kadın arkadaşlarımızın elinden tertemiz, mis gibi balıklar yedik. Bunu şunun için söylüyorum. İzmir'de her alanda kadın çalışan varlığı kendini gösteriyor. Örneğin tramvay duraklarında kadın görevliler çoğunlukta. Tramvayı kullananı da var. Bu durum dikkatimi çekti ve memnun oldum.

    Çok kahve bende çarpıntı yapıyor ama sohbet sırasında kahve de iyi gidiyor:) Balıklarımızı yedikten sonra bir başka tekneye geçtik ve bir sağa bir sola yalpalanan ortamda dökmemeyi başararak kahvelerimizi yudumladık. Artık İstanbul'a dönüş saatimiz yaklaştığı için arkadaşlarımızla sohbetimiz iyice koyulaşmıştı.

    Vakit darlığından dolayı biz gezemedik ama İnciraltı'na yolunuz düşerse ve ilgiliyseniz aşağıdaki fotoğrafta uzaktan görünen savaş gemisini ve yanındaki denizaltını gezmenizi öneririm. Bunlar birer müze. Donanmamızda görev yapmış, hizmet süresini tamamlamış, bugün denizciliği anlatan gemiler. Birkaç sene önce İspanya Malaga'da mecburen demirlemiş Türk savaş gemisine rastlamıştık. Yanlış hatırlamıyorsam NATO göreviyle Kanada'ya giderken teknik bir sıkıntı yaşamışlardı ve düzelmesini bekliyorlardı. O sürede gemiyi ziyarete açmışlar. Ancak İspanyollar ve diğer turistler gemiye o kadar ilgi göstermişler ve hücum etmişler ki birkaç gün sonra ziyareti sonlandırmak zorunda kalmışlar. Her gün plaja gidip gelirken önünden geçiyorduk, askerlerimizle selamlaşıyorduk. Bizi gemiye davet ettiler, gezdirdiler. Müthiş bir deneyimdi. Yabancıların askerlerimize ilgisi de görülmeye değerdi doğrusu. İzmir'deki savaş gemisini görünce aklımıza Malaga'daki anımız geldi. Bu gemiyi de gezmek isterdik. Ancak dediğim gibi vakit elvermedi. 
Bir başka sefere diyelim.


    İzmir'e bu ziyaretimiz böyle geçti. Daha önce gördüğümüz yerlerden Kadifekale'ye çıkmadık, Agora ören yerine ve Arkeoloji Müzesi'ne uğramadık. Yine aynı şekilde daha önce gördüğümüz Karşıyaka'ya geçmedik. Ha vakit olsaydı yine giderdik. Kültürpark'ı da listeme yazmıştım ama ona bile fırsat bulamadık. Çok koşturmalı değil, sakin bir İzmir, hattâ Kordon gezisini planlamıştık.
Kordon'a çıkan caddeler
    Kordon Boyu renkli, cıvıl cıvıl, gençleriyle havalı. Özellikle bu bölge hep Selanik'e benzetilir ya? Bence bizim kordon Selanik'tekine fark atar:) Bir zamanlar, Özal döneminde bu hattın otoyol yapılmak istenmesine inanamıyorum. Buna karşı çıkarak hukuk ve çevre mücadelesi veren herkesi; bugün İzmirlilerin keyifle gezdiği, sosyalleştiği, yeşilin ve mavinin tadını çıkardığı bir yer haline getiren rahmetli belediye başkanı Ahmet Priştina'yı takdirle anmak gerek. Şehirciliği betondan ibaret görmemek gerek. İnsanların sosyal ve duygusal ihtiyaçlarını göz ardı etmemek gerek.

    Kordon'da mutlu mesut gezerken, Gündoğdu Meydanı'ndaki Cumhuriyet Ağacı heykelinin önünde fotoğraf çektirmek istedik. Üç kişilik liseli grubu durdurduk, rica ettik. Fotoğrafımızı çektiler, ufak bir de sohbet ettik. İstanbul'dan geldiğimizi öğrenince bir tanesi "Biz de keşke orada yaşasak, burası köy gibi" demez mi? Önce bir kalakaldık. Sonra "Yapmayın, etmeyin, şehrinizin kıymetini bilin arkadaşlar" dedik:) İstanbul güzel ama bir savaş meydanı gibi. Herkesin burnundan soluduğu, kavganın eksik olmadığı bir yer haline geldi. Ne yazık ki saygı, sevgi azaldı. İzmir'in her yeri aynı değildir muhakkak. Ama özellikle bu sefer çok nazik insanlarla karşılaştık. Kahve içtiğimiz ya da yemek yediğimiz mekânlarda yan masadan kalkıp giderken "afiyet olsun" diyenler çoktu. İstanbul'da bu nadirdir. Bir başka örnek, boyoz yediğimiz fırında kasada uzun bir kuyruk vardı. En öndeki kız "En iyi kumruyu nerede yerim?" diye sordu ve kasadaki bey anlatmaya başladı, uzun uzun da anlattı. Arkada hiç kimse "Haydi, sizi mi bekleyeceğiz?" diye bağırmadı. Yine markette aynı şekilde bir sıra durumunda herkes sakindi. İstanbul'da bu da az yaşanır bir durum. Kısacası, gençlerin macera isteklerini, dışarıya açılma heveslerini anlıyorum ama bunu İzmir'i köy gibi görerek dillendirmemek daha normal bir durum olur sanırım. Böyle köye can kurban:)

    İzmir'de yapacak çok şey var, görecek çok yer var, tarihinde okunacak çok bilgi var. Ben bu baharda kısacık bir seyahatin bana göre İzmir'inden bahsettim. Herkesin İzmir'i kendine :) 
Hatam varsa İzmirli dostlar hoş görsün. Zira çok İzmirli arkadaşımız var. Eksiğim varsa da tamamlasınlar:) Tekrar görüşene kadar hoşçakal güzel İzmir...