29 Haziran 2018 Cuma

TALLİNN NOTLARI...

    Geçtiğimiz mayıs ayının son haftası Orhun'un eşyalarını toplamasına ve taşımasına yardım için yine Tallinn'deydik. Bir dönem daha bitti ve 3.sınıfa geçti. Bir önceki yazıda bahsettiğim gibi 
o birkaç günlük seyahat bizim için son derece faydalı oldu, ruhumuza iyi geldi.
    Daha önce Tallinn hakkında defalarca yazdım. Özellikle ilk yazılarım en kapsamlı olanlardı. 
O zaman epeyi bir kalmıştık şehirde. Sonra sonra yazıların muhteviyatı azaldı. Çünkü gidip gelmeler çoğalınca seyahatlerin süresi kısaldı. Ancak her seferinde yeni yerler keşfetmeyi ihmal etmedik. Küçücük bir şehir ama her seferinde görecek yerler bulduk. Mesela bu sefer daha önce gitmediğimiz TV kulesini gezdik. O kadar keyif alacağımı tahmin etmezdim ama tersi oldu, iyi ki gitmişiz dedim. O zaman şimdi minik bir Tallinn rehberi daha gelsin. Okumayan ama merak edenler için daha önceki yazıların linkini en alta bırakırım.


    Tallinn Mayıs ayından itibaren bambaşka bir havaya bürünüyor ve cıvıldamaya başlıyor. 
Uzun kış gecelerinde evlerine kapanan şehirliler sokaklara, parklara çıkıyorlar, turistler artıyor ve peş peşe festivaller düzenleniyor. Rengarenk çiçeklerin parıltısı berrak mavi göğün etkisiyle iyice artıyor. Burada abartma sanatını kullanıyor değilim. Cidden durum bu. Mayıs ayından sonbahara kadar olan dönem içinde tüm renkler çok canlı Tallinn'de. İssiz, pussuz. Instagram'a fotoğraf eklerken hiçbir filtreyi kullanmaya, renklerle oynamaya gerek kalmıyor:)
 
    Çiçek dedim, festival dedim... Çiçek festivalinden bahsetmeden olmaz o halde. Mayıs ayının sonlarına doğru başlayan çiçek festivali Ağustos sonuna kadar sürüyor. Ortaçağdan kalma eski şehir surlarının hemen dışında genişçe bir alan çiçek sergilemelerine ayrılıyor. Birçok ülkeden katılımın olduğu sanatsal bir etkinlik bu. Doğanın ve sanatın iç içe olduğu bir etkinlik. 
Her serginin başında bilgilendirme yazıları yer alıyor. Gezmesi, incelemesi çok keyifli.
Bu sergide Babil'in ve Asur'un kraliçesi olduğu söylenen Semiramis'in hikayesi var.
    Festival yeni başladığı için çiçekler yeni ekilmiş tabii. Yeni yeni çıkmaya başlamışlar. Tamamen coştuklarında daha güzel oluyor. Orhun'un okula başladığı ilk yıl o halini de görmüştüm, inanılmaz hoştu.
    Bu sene Türk sergisi de var Tallinn çiçek festivalinde. Konya, Antalya ve Samsun belediyelerinin işbirliğiyle hazırlanmış. Selçuklu yıldızı formundaki çalışma güzeldi ve romantik şehrin surlarına çok yakışmıştı.

 
    Çiçek bu şehir için önemli. Baharla birlikte çiçek pazarları da hareketleniyor. Herkesin elinde çiçek buketleri görüyorsun. Birbirlerine ziyarete giderken çiçek götürüyorlar. Eğitim yılının başladığı Eylül'ün ilk günü ilkokuldan üniversiteye kadar istisnasız her öğrencinin ve öğretmenin elinde çiçekler oluyor.
 
    Bu sefer dayanamadım ve İstanbul'a çiçek taşıdım. Hep yapmak istiyordum. Şunları seçtim. Evimize renk getirdiler. 
 
    Baharda sadece festival alanı değil tüm parklarda ekim yapılıyor. Yani şimdi gerçekten 
insan ya da cinsiyet ayırmak istemem ama bizim şehirlerde yol kenarlarında, parklarda çiçek ekimi yapanları hatırlayınca orada aynı işi pırıl pırıl, güzel kadınların yapıyor olması ilginç geliyor:) Ne yapayım, durum bu:)
 
    Kadriorg Sarayı bahçesinde çiçek düzenlemesi yeni yeni başlamıştı örneğin. Siz bir de temmuz, ağustos aylarında görün bu bahçeyi. Rengarenk oluyor.

    Kadriorg Park, her Tallinn ziyaretinde muhakkak uğradığımız yerlerden biri. Çok seviyorum bu parkı. Deli Petro'nun karısı Katerina için yaptırdığı yazlık sarayın bulunduğu alan oluyor kendisi. Meşhur karı-koca tabii ki Rusya'da yaşıyorlar ama ara sıra buraya ava gelmeyi ihmâl etmiyorlar.
 
    Kadriorg Park bugün şehir halkının en gözde dinlenme mekanlarından biri. İşten ya da okuldan çıkınca gidiyorlar, yayılıyorlar çimenlere. Bizdeki gibi yeme-içmeli yayılmak değil bu. Sohbet ediyorlar, güneşleniyorlar, kitap okuyorlar. Genç anneler bebeklerini gezdiriyor. Sporunu ihmal etmeyenler koşuyorlar ya da bisiklet sürüyorlar. İnanılmaz seviyorum bu parkı.
 
    Her seferinde muhakkak uğruyoruz ama bu kez daha fazla uğrayıp şehirliler gibi çimenlere uzandık biz de. Güneşin, yeşilin, sessizliğin  tadını çıkardık. İstanbul'un karmaşasından yorulmuş ruhumuza nasıl iyi geldi anlatamam.
 
    Daha önce görmediğimiz bölümlerini gezdik. Mesela Japon bahçesini...


    Burası büyük bir park. Bünyesindeki sarayı da gezebiliyorsun ve biri çağdaş sanat müzesi olmak üzere birkaç müzeyi de ziyaret edebiliyorsun.
    
    Tıpkı Kadriorg Park gibi şehrin tarihi kalbi Old Town'a da sık sık gidip gelmekten kendimizi alamıyoruz. Bahar ve yaz aylarında meydana atılmış masalarda oturup bir şeyler içmek, dünyanın her yerinden gelip burada buluşmuş insanları seyretmek, çevrendeki tarihi binalara bakarak Ortaçağ'da bu meydanda neler yaşanmış olabileceğini düşünmek en çok keyif aldığım şeylerden biri.Tarihi yapısını korumuş meydanları seviyorum. Ve tabii bir de ona açılan arnavut kaldırımlı sokakları...
 
    Kentin eski şehir bölgesini defalarca gezmiş olmamıza, seyir teraslarına çıkıp manzarayı izlemiş olmamıza, surlarına tırmanmamıza, artık kaybolamayacak kadar sokaklarına hakim olmamıza rağmen daha önce atladığımız enteresan bir yeri görmeyi ihmal etmedik bu sefer.
    Danish King's Garden isimli bu yüksek bölge, keşiş heykellerinin ve şeytanlı, ruhlu, fahişeli efsanelerin yarattığı ürkütücü havayı affettiren şehir manzarasına sahip. Ayrıca Danimarkalılar için de oldukça önemli. Zira 13.yy. başlarında bu toprakları fethetmek için tam bu noktada kamp kurulduğunda gökten inen bayrak Danimarka'nın bugün kullandığı bayrağın ta kendisiymiş. Her sene Danimarka'dan gelip burada bayrak günlerini kutlarlarmış.




    Hep tarih hep nostalji olacak değil ya... Şehrin modern kısımları, güncel mekanları da var elbet. Bir gün hafifçe şehir merkezinin dışına çıkıp, turistik hale bürünmüş TV kulesini görmeye gittik. Şehir merkezinin dışı dediysem 15-20 dakikalık bir yol bu. Tallinn küçücük bir şehir, toplu taşıma ise çok rahat.
 
    TV kulesinde o kadar eğleneceğimi tahmin etmezdim. 22 kat çıkarak cümbüşlü bölgeye geldik. Burada panoramik şehir manzarasının keyfini çıkarmak için defalarca döne döne bir hâl oldum:) 


 
    Denize baktık, göğe baktık, ormanlara baktık, bildiğimiz binaları seçmeye çalıştık, hangi evlerin daha güzel olduğunu konuştuk. Tel örgülerle çevrili dış kısmına çıkıp yükseklerde olmanın keyfini sürdük. Kulede normalden fazla vakit geçirmiş olabiliriz.
 
    Dışarıdan gözümüzü alabildiğimiz zamanlarda sanat akademisi öğrencilerinin iç mekânda sergilenen işlerini izledik. Elektronik ekrandaki şehir haritasına tıklayıp belli başlı binaların tarihçesini okuduk. Halıya işlenmiş dünya kentlerinin içinden Ankara'yı bulup arada kaç km. olduğunu öğrendik. Epeyce bir oyalandıktan sonra kafeterya bölümüne geçip yine şehir manzarasına karşı kahvelerimizi yudumladık. 

Elbisenin eteğin ucunda Ankara. Mesafe 2241 km.
  TV kulesinin yapımına 1975'te başlanmış ve 1980'deki Moskova Olimpiyatları için o tarihte tamamlanmış. 1991 yılının 20 Ağustos günü burada epeyi bir maceralı işler dönmüş ki bu olayın bilgisi kulede sıklıkla yer alıyor. O gün Moskova'da Gorbaçov'a karşı gerçekleştirilen darbe girişimden faydalanan Estonya'daki Ruslar kuleyi kuşatmışlar. TV görevlileri kendilerini 22.kata kapatıp yayınlara devam etmişler. Bunun üzerine şehrin her yerinden insanlar kuleye gelip savunma pozisyonuna geçmiş. Moskova'da sular durulunca burası da sakinleşmiş. Eston halkı bu Ruslar'dan az çekmemiş. İlk yazılardan birinde bahsetmiştim, Litvanya, Letonya ve Estonya şiddete başvurmadan, meydanlarda şarkı söyleyerek, sınırlarda el ele tutuşup insan zinciri oluşturarak Rusya'dan bağımsızlıklarını kazanan ülkeler. Seviyorum bu insanları.
 
    22.katta eğlencemiz bittikten sonra zemin kata indik. 80'lerde Rus halkının gündelik yaşamıyla ilgili bir sergi vardı, onu gezdik. Zamanın eşyalarıyla evler, dükkanlar, okul vs. oluşturulmuş. 
Hoş bir sergiydi. 

 
    Çıkmadan temsili haber stüdyosunda bir poz vereyim dedim ama olmadı, olamadı. 
Eşim fotoğraf çekerken "Ortalar mısın lütfen?" lafından anlamıyor:) "Lütfen" diyorum, "Yalvarıyorum" diyorum ilgilenmiyor. Sonra ben kızıyorum, üzerine o kızıyor. Yani ortalasaydı güzel olacaktı, benim de konsantrasyonumu bozdu:) 
 
    Burada gerçekten kendince çekim yapıyorsun sanırım ama dediğim gibi konsantrasyonumu bozduğu için inceleyemedim. O çekimi de hayatta yapmazdı zaten:)

    Kuleden dönüşte birkaç durak erken inip deniz kıyısında yürüdük. Bu ziyaretimizde havanın güzel olmasının da etkisiyle Baltık kıyılarına fazlaca zaman ayırdık. 
Şu taşların jeolojik bir olayı var ama nedir bilemiyorum.
    Baltık denizi ruh haline göre kimi zaman pırıl pırıldı, kimi zaman yüzünü karartıyordu. Pek çok Eston gibi kıyıya oturup sohbet ettik, Finlandiya ve Stockholm'e giden ya da oralardan dönen feribotları, ülke ülke gezen cruise gemilerini seyrettik, bir türlü batamayan güneşi izledik. O coğrafyada şu sıra Beyaz Geceler yaşanıyor. Gökyüzü koyulaşmıyor, alacakaranlık bir iki saatten sonra güneş çıkıyor ortaya. Kuşlar devamlı ötüyorlar. Uyuduğun odanın penceresi ses geçirmiyorsa ve koyu perdeler varsa uyuyabilirsin. Aksi halde göz bandı ve kulak tıkacı şart:)

    Tallinn'de en çok sevdiğim yerlerden biri olan Telliskivi'yi bu sefer de es geçmedik. Telliskivi, eski fabrikaların sanat galerilerine, atölyelere, restoranlara, klüplere dönüştürüldüğü bir alan. Özellikle hafta sonları hareketli. Oldukça keyifli. 
 
    Bir süre önce bölgenin yakınına kapalı pazar yeri yapıldı. Üst katında daha önce dışarıda dağınık duran antikacılar toplandı. Genelde Rus eşyalarının olduğu, gezmesi çok keyifli dükkanlar bunlar. Alt kat ise küçük yeme içme alanlarına, şarküterilere, manavlara ait. Bu pazar alanında vakit geçirmeyi de çok seviyorum. Tallinn'e gittiğinizde hesaplı bir şeyler yemek isterseniz buraya ve uzantısındaki Telliskivi'ye uğramanızı tevsiye ederim. 

 
    Daha önce de bahsetmiştim ama yeme-içme yazısının arasında kaynamış olabilir, Tallinn'e seyahat edenler için hesaplı bir mekân daha önereceğim. Malûm Euro aldı başını gitti. Turistik Olde Hansa'yı herkes önerir -ki bizim de çok sevdiğimiz bir restorandır- önemli olan hesaplı yerleri de paylaşmak:) O zaman tam şu sıra benden bir Lido tavsiyesi gelsin.
    
    Lido için önce Solaris alışveriş merkezini buluyorsunuz, sonra gelsin çorbalar, et-balık-tavuk ızgaralar, pilavlar, salatalar, krepler, tatlılar...Açık büfe sistemi var, istediğini seçip istediğin kadar ödüyorsun. Bir şubesi de havaalanına yakın olan büyük alışveriş merkezinde ama o epeyi uzak kalıyor. Lido yanlış hatırlamıyorsam Litvanya markası. Riga'da vs. şehirlerde de var. Litvanya ve Letonya'yı devamlı karıştırıyorum. Kısacası o civarlara gittiğinizde Lido aklınızda bulunsun. 

    Yeme-içme işlerine girişmişken yazıyı çok sevdiğim Cafe Gustave'la kapatayım bari. 
Bu kafenin de birkaç şubesi var ama ben yine Solaris'te olanı seviyorum. Bu şubesini benden başka bir de yaşlı teyzeler seviyorlar sanırım. Belli yaştakilerin buluşma mekânı gibi. 
 
    Olsun. Orada ben de mutlu oluyorum. Fotoğraftaki kitabı aksesuar olsun diye eklemedim. Kahvelerimizi içip tatlımızı yerken kitaplıktan çekiverdim. Estonca'ydı tabii ama adamın biri 60'lı yıllarda Afrika'yı gezip, fotoğraflayıp, kitap haline getirdiği için  görüntüler yetti bana:) 
 
    Ah, bir de... Tallinn'in meşhur içeceği kremalı likör Vana Tallinn'in bahara özel bademlisi çıkmış. Dondurmalısı, yoğurtlusu, yılbaşına özeli derken çeşit çeşit oluyor Vana Tallinn. 
Meraklısı için tam hediyelik.
    İşte böyle. Kısa bir yazı hazırlayayım derken yine lafı uzattım. Galiba gezmeyi ve yaşadıklarımı paylaşmayı çok seviyorum ben.




    İlgili diğer yazılar: Tallinn'den Merhaba 
                                   Estonlar Şarkı Söyleyince 
                                   Estonya, Tallinn ve Diğer Şeyler 
                                   Tallinn'de Neler Tattım? 
                                   Bugünlerde 
                                   Tallinn'den Tartu'ya 
                                   Bugünlerde 





22 Haziran 2018 Cuma

BUGÜNLERDE...

    Koskoca Haziran ayı gelmiş geçiyor bile ve ben bu süre içinde sayfacağızım için tek bir klavye tuşuna dokunmuş değilim. Bir şey söyleyeyim mi? Blog alemine girdim gireli sadece bilgi ve tavsiye veren gezi-anı-kültür-sanat blogu olsun isteğiyle, dayanamayıp kişisel konulara el atma ikilemi arasında gidip geliyorum. Bir oradan yazıyorum bir buradan. Hepsinin içten, uğraşılmış, yaşanmış ya da araştırılmış olduğu gerçeğini belirtmeden edemeyeceğim. Ama en nihayetinde belli bir tarzım olmadığını da kabul etmem lazım. Şimdi bunları niye yazdım? Onu da bilmiyorum:) Sanırım birazdan "Sevgili Günlük" minvalinde bir oradan bir buradan yazıp, Mayıs ve Haziran ayı dökümü çıkaracağım için aklıma geldi:)
    Buralarda görünmediğim mayıs ve haziran ayları benim için dolu dolu geçti. Mayıs'ın son haftası Orhun'un eşyalarını toplamasına ve taşımasına yardım amacıyla Tallinn'e gitmeden bir gün önce, imza günü etkinliği ve sohbet için İstanbul'a gelen sevgili blog dostumuz Nurşen Hanım'la tanıştım. (Leylak Dalı) Özellikle geçmiş zamanlara ait blog yazılarını çok sevdiğim, kitap tavsiyelerine muhakkak göz attığım Nurşen Hanım birkaç ay önce "Mutfağın Hatıra Defteri" isimli bir kitap çıkardı. Küçük bir kızın gözünden anlattığı mutfak hikayelerinden oluşan kitabını keyifle okudum. İstanbul'a geldiği zamanı kaçırmayıp hem kitabımı imzalattım, hem de bir blog dostumla, hattâ o gün orada olan birkaçıyla daha tanışmış oldum. Yine sanki ilk defa yüz yüze görüşüyormuş gibi değil de uzun zamandır tanışıyormuş gibi buluşmalarla keyifli bir gündü. 
Blog dostluğu enteresan bir şey:)
    
    Şimdi tam burada "İnsan oğlu kuş misali" demesem olmaz, zira İstanbul-Beylerbeyi'ndeki etkinlikten bir sonraki gün Estonya-Tallinn'deydik. Dediğim gibi hem tatile gelecek oğlumun eşyalarını taşımasına yardım edecek, hem de birkaç gün seçim karmaşasıyla yoğrulmuş ülke gündeminden uzaklaşacaktık. Öyle de yaptık. O birkaç günlük ara çok iyi geldi. Tallinn'de çiçek festivali başlamış, gezginler çoğalmış, her yer rengarenk, cıvıl cıvıl... Seviyorum bu şehri.
   İyisi mi ben Tallinn'i bir sonraki yazıya bırakayım. Ayrı bir gezi yazısı olsun. Zira ülke içinde 
ya da dışında herhangi bir seyahate çıkacaksak, titizlikle okuduğum gezi yazıları bana öyle yardımcı oluyor ki ben de deneyimlerimi paylaşmakla aynı şekilde yardımcı olduğumu düşünüp mutlu oluyorum. Hepimize olduğu gibi bana da yazısını hazırladığım seyahatlerle ilgili ara ara mesajlar geliyor, elimden geldiğince yanıtlıyorum. Tabii benim aldığım keyfi alma dilekleriyle birlikte... Zira içimde hep bir tedirginlik oluyor. Gezmeyi sevdiğim için seyahatlerimi maksimum memnuniyetle tamamlarım, mızmız biri benim yazılarımı okuyup o civarları benim kadar sevemeyebilir de:) Ne diyeyim? Mızmızlar dikkat! Sezer'in yazdığı seyahat yazıları bol iyimserlik içermekte olup, bulunduğu yere uyum sağlayamanların temkinli yaklaşmalarını ya da en iyisi kendisini sorgulamalarını gerektirmektedir:)
    Haziran'da kuş gibi uçmaya devam ettim. Hazır annem ve kardeşim de ayarlamışken hep beraber Bodrum'a gittik. Teyzem ve kuzenim orada yaşıyorlar. Dolayısıyla Bodrum'da olmanın bizim için ayrı keyfi var. Babaları İstanbul'da bıraktık, çoluk çocuk Bodrum'da deniz sezonunu açtık. Yağmurlu günlere de denk geldik ama bu bizi etkilemedi, yine yüzdük yine yüzdük.
    
    Bir gün Orhun'la Zai'ye uğradık. Biliyorsunuz çocuklarımızı kütüphaneye götürmemiz lazım:) Üniversite öğrencisi olsalar bile...:) Daha önce Zai'nin yeni nesil kütüphane konseptinde şahane bir kitap-kafe mekânı olduğundan bahsetmiştim. Linki tekrar buraya bırakıyorum.
    
       
    Güzelim haziran ayı içerisinden bayram geçti, babalar günü geçti. Doğum günü hariç sevmiyorum özel günleri. Yalan yok, el ucuyla, zoraki geçiştiriyorum genelde. Anne olduğum halde anneler günü bile dahil buna. Sosyal medyadaki abartılı kutlamaları da sevmiyorum. 
Gel gör ki bu sene ilk defa eşimi sosyal medyadan kutladım:) Bir gün önce başka bir şey ararken Orhun'la babasının çok tatlı bir fotoğrafı geçti elime. Hemen o an bir şeyler yazıp paylaşmak geldi içimden. Yazdım, fotoğrafı ekledim ve ertesi günü paylaşmak için ayarladım.
    Bizimki bunu görünce bir duygulansın, bir gözleri yaşarsın... Yaşlandıkça iyice duygusallaşmaya başladı:) Geçen sene de beyaz bir fincana seramik kalemleriyle onu bize hatırlatan şeyleri yazıp resimlemiştim. Ona özel bir fincan olmuştu yani. O zaman da ağlamasına ramak kalmıştı:) Peki bana böyle şeyler yapılıyor mu? Hayır! :) Nasıl olsa özel günleri sevmiyor, özel hareketler aramıyor diye çevremde herkes pek rahat. Evin, hattâ yakın akraba çevresinin particisi, sürprizcisi, herkesi toplayanı benim. Tabii ki severek yaparım her birini. Ama arada 
ben de sürpriz yaşasam fena olmayacak sanki:) 

    Ahlat Ağacı'nı seyrettim bu ay. Cannes Film Festivali'ndeki gösteriminde dakikalarca ayakta alkışlanması şahane bir şey değil mi? Büyük ödülü alamadı ama o alkış çok şey söylüyor aslında. 
    Nuri Bilge Ceylan'ın öyle bir anlatımı var ki, Ahlat Ağacı'nı izlemedim de bir roman okudum sanki. Sinan'ın babası içimi acıttı. Tam o sıralar Jehan Barbur'un "Babandır, ne yapsa yarandır" sözüne rastladım. Babandır, ne yapsa yarandır... Ne güzel söylemiş. Ve ne kadar doğru... 
    Neyse, daha fazla duygusallaşmadan konuyu toparlayayım. Bahar bitti, yaz geldi, Haziran güzel başladı. Aziz Yıldırım gitti Ali Koç geldi:) Flaş bir değişim, umut dolu bir değişim. Fenerbahçe taraftarıyım, Aziz Yıldırım'ı takdir ediyorum ancak dile kolay 20 sene be arkadaş! Uzun, uzun, uzun süreli iktidarlar eninde sonunda "ben her şeye hakimim, ben ne dersem o olur" hissiyatı yaratıyor. Bence koltuğu zamanında bırakmasını bilmeli.
    Haziran güzel başladı demiştim. Umuyorum güzel de bitecek. Apar topar bir seçim telaşına girmeseydik iyiydi ama bu konuda sandık başına gitmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Tatillerimizi, memlekete gitme planlarımızı bir süreliğine erteleyeceğiz, oyumuzu kullanacağız. 
Bu yazıyı seçimle bitirmek istemezdim aslında ama öyle olacak:) Şimdilik bana müsade...