31 Mart 2018 Cumartesi

KELEBEKLER

   
    Tolga Karaçelik'in Sundance Film Festivali'nde Büyük Jüri Ödülü aldığı "Kelebekler" filmi dün vizyona girdi. Sabırsızlıkla beklediğim bir filmdi, aynı gün sinemaya koşup izledim. Çok ama çok beğendim. Yine Tolga Karaçelik farkı, yine farklı bir film. Hani "hem güldürüyor hem ağlatıyor" diye bir söylem vardır ya. Kelebekler'i seyredene kadar klişe bulduğum bu söylem nihayet aklıma yattı. İlk defa bir film beni gerçek anlamıyla hem güldürdü hem ağlattı. Ama en çok güldürdü. Annelerinin intiharından sonra küçük yaşlarda ayrı düşen üç kardeşin buluşması, babalarıyla yüzleşme ya da yüzleşememe hikâyeleri trajikomik şekilde ilerlerken duygudan duyguya sürüklendim. Tam ben "bak görüyor musun, ailevi sorunlar nasıl da travma yaratıyor, büyüsen de peşini bırakmıyor" diye düşünüp üzülürken, yönetmenin aniden oldukça komik bir şekilde beliren "çok da kasmayın" tavrıyla ters köşe oldum. Bunun nasıl olduğunu söyleyemem, en ufak bir ima bile sürprizleri açık eder, en iyisi filmi seyretmek:) Henüz görmemiş olanlara kesinlikle tavsiye ederim. Bir sanatçıya Sundance gibi önemli bir festivalden boşuna ödül vermiyorlar demek ki. Tolga Karaçelik'in Kültür Bakanlığı'ndan destek alamadan bu işe soyunduğunu, son aşamada filmi tamamlamak için uluslararası fonlama sitesi Indiegogo'dan yardım sağlandığını biliyordum, takip etmiştim. Tüm bunların üzerine önemli bir ödül almak seyircileri de çok sevindirdi. Zaten yönetmenin öyle seyircileri var ki bütçe ayıramamayı dert edinip, yönetmenden habersiz İstanbul'un en önemli noktalarından birinde filmin tanıtımı için pano satın alacak kadar hayran. Bir sanatçı için ne müthiş bir hareket bu. Kelebekler ve onun başarısı, toplumsal günlük yaşantımızda saçma sapan olaylar arasından cımbızla çekip çıkarabileceğimiz güzellikte. Yüzümüzü gülümsetenlere sıkı sıkı sarılmak lazım. 
    








 

12 Mart 2018 Pazartesi

DİZİ DEYİNCE...

    Netflix fırtınasına kayıtsız kalamadık ve biz de abonelik satın aldık. Dizilerden dizi beğenip izliyoruz. Şiddetle tavsiye edeceğim son keşfim Alias Grace oldu. Margaret Atwood'un bizdeki ismiyle "Nam-ı Diğer Grace" romanından uyarlanan 6 bölümlük bir dizi bu. Romanı okumadım, diziyi seyredince "okumalıymışım" diye düşündüm. 

    Romanın ve dolayısıyla dizinin konusu 1800'lerde Kanada'da yaşanan gerçek bir olaya dayanıyor. İrlandalı göçmen Grace, 15 yaşındayken hizmetçisi olduğu evin sahibinin ve onun metresinin öldürüldüğü olaya karışıyor. Mahkeme genç kızın suçlu olup olmadığına bir türlü karar veremiyor. Bu hâlâ tartışılan bir konu. Netflix de bunu değerlendirmiş, mini mini bir dönem dizisi çıkmış ortaya. Görüntüler güzel, konu ilginç. Grace akıllı mı? Saf mı? Melek mi? Yoksa şeytan mı? Onu o aşamaya sürükleyen olaylar neler? Biraz kadın psikolojisine, kadınların karşılaştığı bilindik zorluklara işaret eden bir senaryo. Tam benlik. Beğenecek arkadaşlarım olduğuna da eminim. Atwood'un Handsmaid's Tale uyarlamasının popüler olduğunu biliyorum ama Alias Grace'i de kesinlikle tavsiye ederim.

    Netflix'in bir başka popüler dizisi de Stranger Things. Bence senaryosu pek kuvvetli değil ama karakterler hemen sarıyor insanı. 3.sezonu beklerken her birini özlüyor insan. Seyredenler bilirler, dizide Eleven lakaplı bir kızcağız var. Dizinin 13-15 yaş arası hayranlarından biri de benim yeğenim. Kendisi bu Eleven'a bayılıyor. Geçtiğimiz günlerde "Eleven'ın bebeğini örebilir misin teyze?" diyerek bana bir güzel gaz verdi. Denedim tabii. Şöyle bir şey oldu. Bence fena değil. Internette gördüğüm örneklerden daha güzel oldu. 

    

    Görüldüğü gibi dizileri yalnızca izlemiyoruz, bebeklerini yapıp her daim yanımızda istiyoruz:)

    Biz yabancı dizileri farklı bulup bol bol izlerken dünya da bizim dizilerimizi izliyor farkında mısınız? Yaklaşık bir 9-10 yıldır hangi ülkeye gittiysek, Türkiye'den geldiğimizi söyleyince dizi muhabbetine maruz kaldık. Ezel'in çok söylendiğini hatırlıyorum meselâ ki ilk kez 2009'da yayınlanmış. Hadi Balkanlar'ı, Ortadoğu'yu, Avrupa'nın bir kısmını anladım. Baltıklar çok alâkasız değil mi?  Estonya'da ne zaman televizyonu açsak Türk dizisine denk geliyoruz. Kiminin ismini bile bilmiyorum, o derece çeşitli diziler. Geçen sene Airbnb'den evini kiraladığımız son derece havalı bir Eston kadıncağıza "Türkiye'yi gördünüz mü?" dedim. "Hayır. Ama Hürrem'i seyrediyorum" dedi:) Gözlemlerime göre Muhteşem Yüzyıl en çok beğenilen Türk dizisi. Bence bu durum son derece olumlu. Dizilerimizi sevenler bize hep samimi yaklaştılar. Ben nasıl Narcos'u seyrederken, her ne kadar konusu Escobar gibi bir psikopata dayansa da Kolombiya'yı görme hevesine kapıldıysam, diziler sayesinde Türkiye'yi görmek isteyenler de fazladır muhakkak. 
Ne diyeyim? Bize pek bir faydalarının olduğunu düşünmüyorum ama dışarıda gösterilenlerin bize dönük olumlu sonuçları olsun bari. 
    Dizi konusunu dizi dizi dizdim. Haydi şimdi Netflix'te biraz keşif yapayım ben:)











6 Mart 2018 Salı

BUGÜNLERDE...

    Bazen duruyorum duruyorum, sonrasında bir "Bugünlerde" yazısıyla buraya dönüveriyorum. Bu başlık altında yazdıklarım günlük işlevi görüyor, benim için iyi oluyor. İleride döner döner okurum. En son kozamın içinden seslenmiştim. Biraz aştım o ruh halini. Çünkü birkaç günlüğüne Tallinn'e gittik ve oğlumla zaman geçirdim, mutlu oldum. Döndüğümüzde Bodrum'da yaşayan kuzenlerin İstanbul'a gelmiş olması bir süre tüm boş zamanımı yakın akraba ortamında geçirmemi sağladı. Güldük,eğlendik, özlem giderdik hep beraber.  

    Orhun üniversiteye başladığından beri bizim ufak seyahatlerimiz genelde daha önce görmediğimiz farklı bölgelere değil Estonya'ya kayıyor ister istemez. Yine öyle oldu. Birkaç gün ortam değiştirelim, kafa dinleyelim derken Tallinn'de bulduk kendimizi. Okuldan alınacak bir belgeyi de bahane ettik. 
    Karlar altında bulmayı umduğumuz şehir bu bakımdan bizde hafif bir hayalkırıklığı yarattı. Sadece bizde değil her yerde mevsimler şaşmış olsa gerek. Bir önceki kış, 2016'nın Kasım ayı başında orada olduğumuzda bembeyaz bir ortam vardı. Bu kış doğru dürüst kar yağışı görülmemiş. Çok az bir beyazlık vardı, döneceğimize yakın bir gün yağdı da mutlu olduk. 
Ne yapalım? İstanbul'da kış yaşamadık bu sene. Kimse zor durumda kalmasın tabii ama mevsimler mevsimliğini yapmalı. Mevsimsel düzenin bozulması gelecek adına çok korkutucu. 



    Yoğun kar olmasa da havanın soğukluğu yerindeydi. -5, -6 derecelerde gezdik. Özlemişim Tallinn'i. Üşüsem de gezdim. Nasıl olsa ara ara kahve molası verip ısınıyorduk. Zaten yaz da olsa kış da olsa, yalnız da olsam, yanımda sevdiklerim de olsa, farklı kafelerde oturmak, sohbet etmek, yeni tatlar denemek, etrafı seyretmek, bazen bir şeyler okumak çok mutlu eder beni. Örneğin, kar yağmaya başlar başlamaz gittiğimiz, Tallinn'in Karaköy'ü sayılan Telliskivi bölgesinde F-Hoone'un geniş pencerelerinden dışarıyı izleyerek sıcacık kahvemi yudumlamak, geriye dönüp düşündüğümde beni gülümseten anlardan biriydi. 

    
    Gündüz saatlerinde Orhun okulda olduğu için biz yine eşimle dolaştık Tallinn sokaklarını. Kesinlikle şehri ondan daha iyi tanıyoruz:) 

    Bu ziyaretimizde epeydir beklediğimiz bir şey oldu. 3 yıl önce Orhun'un lisede katıldığı uluslararası bir program nedeniyle birkaç gün evimizde ağırladığımız Marcus'u gördük. Nihayet! 
3 yıl önce biz bu çocukcağızı misafir etmiştik. Çok enteresan bir çocuktu. Orhun'dan iki yaş ufaktı. Nasıl ciddi, nasıl kültürlü, nasıl mesafeli bir çocuk anlatamam. Ufacık velet papyon takıyor, yalnızca caz dinliyor falan. Karşında 15 yaşında bir çocuk değil 30 yaşında bir adam var sanki. Beraber Sultanahmet'e gittik, Topkapı Sarayı'na girdik, her yazıyı ilgiyle okudu. Topkapı Sarayı her zamanki gibi kalabalık, her bölümün önünde kuyruk var. Çocuk sıkıldı ama "görmezsem olmaz ki" diyor. Muazzam ilgili. Her konuyla ilgili. Orhun'a "siz evlerinizin içine çok önem veriyorsunuz ama dışarısını önemsemiyorsunuz" demiş. Bir tespitler, bir hâller. Öyle dedi diye ben "bu kesin bizim balkonun tozunu, kirini gördü de konuşuyor" diye bunalımda:) Kış yeni bitmiş, o zaman da çalışıyorum, daha balkona el atmamışım. Çocuk bizi gerim gerim gerdi yani ama sevimli de bir şey ve o saygılı, görgülü haline bayıldım. Bir çatal bıçak kullanması var "nerelerde büyüdün evladım sen?" diyesim geliyor. Kendisini, ailesini pek anlatmıyor, Orhun da "sıkmayalım, huyu öyle" diyerek topa girmiyor. O zamanlar Tallinn Üniversitesi bir fikir olarak kafamızda. Araştırma aşamasındayız. Orhun akşamları gevezelik ettiği zaman ondan iki yaş ufak olan Marcus "Haydi yat artık, Tallinn Üniversitesi'ne gireceksen çalışman lazım" diyor:) Estonlar'a soğuk insanlar diyorlar, Marcus'u da görünce beni aldı bir düşünce. Hakikaten bize göre soğuk. Ve tamam soğuk ama bir yandan çok da düzgün bir çocuk. Gruptaki diğer öğrencileri ve onlarla gelen öğretmenleri okulda görüyordu Orhun. "Onlar bu kadar soğuk değil" diyor:) Neyse, Estonlar'la ilk tanışmamız böyle oldu. Çocuk o kadar kendince kurallı ve farklıydı ki doğal olarak sosyal medyayı kullanmıyordu. Facebook hesabı açmış ama atıl durumda. Mail adresi vs. de vermedi. "Siz benim Türkiye'yi tanımam için araçtınız, bitti gitti kafasında". Bize özel bir gıcıklığı yok, hatta bizi sevdi de ama çocuğun huyu bu, belli. Neyse biz bunu misafir ettik -ilk yurt dışına çıkışıymış bu arada- ve gitti. Gidiş o gidiş. Orhun Tallinn Üniversitesi'ne girdi. Ben her gittiğimde sağıma soluma dikkatle bakıyorum Marcus'u görür müyüz diye. Orhun da görüp "bak girdim işte üniversiteye" demek istiyor:) Facebook'tan yazmış ama bu kullanmıyor, görmemiş bile. Böyle böyle 1.5 sene geçti. Görsek de tanımayız belki diyorum çünkü tam büyüme aşamasındaydı. Ufak tefekti ama yaşı itibariyle birden acayip uzun bir şey olmuş olabilir, değişebilir vs. Bu ziyaretimizde sevdiğim bir restoran için merkezin dışındaki büyük AVM'ye gitmiştik. Yürürken yürürken mağazalardan birinde ne göreyim? Bizim Marcus! Ceket ve papyon deniyor:) Çocuk artık hangi toplantıya katılacaksa papyon yeniliyor. Bu çocuk ileride Estonya Cumhurbaşkanı olursa hiç ama hiç şaşırmam. Orhun girdi içeriye önce. Bizim Orhun normalde el şakası falan yaparak "vay, tanıdın mı beni" diye atlayacak bir tiptir ama Marcus öyle sindirmiş ki bizi "umarım önemli bir şeyi bölmüyorumdur" diyerek yaklaşmış:) Arkasından biz de girdik. Çocuk onun gibi ciddi biri ne kadar şaşırabilirse o kadar şaşırdı işte:)  Yanında annesi vardı, annesi daha çok şaşırdı. Annesi daha samimiydi. Kısa sohbet sırasında annesi "Ben Türkiye'ye gelmek istiyorum, bu yaz olabilir ama Marcus çok yoğun , o gelemez sanırım" dedi. Dediğim gibi, çocuk hangi faaliyetlerde bulunuyorsa artık. İleride kesin cumhurbaşkanı, o kadar söylüyorum ben. Neyse, ufak bir sohbet oldu. Bir iletişim adresi verdi galiba Orhun'a. Yalnız bir kez daha şunu anladım, biz bambaşka bir milletiz. Ben Marcus'un annesi durumunda olsaydım Orhun'a "siz oğlumu misafir ettiniz, bir gün de sen bize yemeğe gel" derdim. Belki oğlunun onayını almadan söyleyememiştir, öyle bir durum da olabilir. Velhasılıkelam, Marcus'u gördüm rahatladım. Kafayı takmıştım. Ailecek görmemiz iyi oldu. Annesini merak ediyordum, onu görmek de iyi oldu. Marcus fiziksel olarak pek büyümemiş, fazla değişmemiş. Hali, tavrı da aynı. Eston misafirimizi merak edenleri şu sayfaya alabilirim. Daha önce de anlatmıştım kendisini. Göreceksiniz, soğuk ve mesafeli diye anlatıyorum ama yine de sevimli bir şey. O pozu vermesine bile şaşırmıştık. Estonlar biraz böyleler. Soğuk kelimesini kendileri kendilerine yakıştırıyorlar aslında. Türkiye'deki Konsolosluğun tanıtım kitapçığında bile "Estonlar güler mi?" diye bir konu başlığı var. Tallinn'de sağda solda bu cümleye rastlanıyor. Kendileriyle dalga geçiyorlar. Daha okul başlamadan Orhun'un muhatap olduğu danışman "Sen çok samimisin, ben de seninle öyleyim ama hepimiz öyle değiliz, şaşırma sakın" demişti. Devamlı bu durumdan özür diler gibi halleri var. Bana kalırsa abartıyorlar. Çok ölçülüler, mesafeliler, görgülüler ama asla ukala değiller. Utangaçlar, yardımsever ve kibarlar. Konsolosluğun kitapçığında şöyle yazıyor: "Yabancı ülkelerden gelenler, Estonlar'ın insan ilişkilerinde duygusallıktan sakınmaya çalıştığını göz önünde bulundurmalıdırlar. Diğer kültürlerde açık ve net söylenmesi gereken şeyleri, Estonya'da yaşayanlar birbirini çok yakından tanıyana kadar söylemezler. İnsanın sosyal seviyesi Estonlar için bir önem taşımaz, ayrıca iltifatlarla boş kelimeleri ne söylemeyi, ne de duymayı severler. Bu, Estonların otoritesine sahip olanla bile dalga geçilebileceğine -hatta dalga geçmek gerektiğine- çok içten inanmasından kaynaklanıyor". Nasıl? Daha uzun bir anlatım var ama en ilgi çekici kısmı burası. Bana kalırsa çok düzgün insanlar. Yormuyorlar, üzmüyorlar. Orhun kendilerini ruh gibi buluyor, bazen çok kızıyor ama yine de seviyor. Marcus'un annesinden davet almamış olsa da Eston arkadaşının evinde misafir olmuşluğu, aile yemeğinde bulunmuşluğu var. Hocalarının yaklaşımı da son derece iyi. Zannediyorum uzun yıllar Rus baskısı altında olmaları onları bir miktar içe kapalı bir toplum haline getirmiş. Uzun kış mevsimlerinin de soğuk yapılarının şekillenmesinde etkili olduğunu söylüyorlar. Öz eleştiri yapmaları ve "bakın biz böyleyiz ama elimizde değil, kırılmayın sakın" demeleri bile güzel bir şey. Vallahi ben seviyorum bu insanları. Yakında Estonya fahri hemşehrilik ünvanını alacağım zaten:) Bir Marcus beni hangi konulara getirdi. Sanırım farklı insanlar tanımak böyle bir şey. Bambaşka açılımlar içerisinde buluyorsun kendini, dünya üzerinde yalnız olmadığını anlıyorsun, farklı kültürler hakkında farklı bilgiler ediniyorsun, biraz da kendi farkına varıyorsun. 
    Marcus'un annesi vs. derken kültür konusunda, davranış kalıpları konusunda coğrafyanın çok belirleyici bir unsur olduğu aklıma geldi. Beraber girift bir tarihe sahip olduğumuz Yunanistan'da bambaşka bir davranış şekline rastladık mesela. Orhun 8. ve 9.sınıftayken yine bir proje için Selanik'te bir aileye misafir olmuştu. Evin annesi Orhun'un bavulunu bile toplamıştı. Anneanneleri Orhun'u görmeye gelmişti. O aileyle hâlâ görüşürler. "İstediğin zaman misafirimiz olabilirsin" derler. İki ülkenin geçmişinde ortak paylaşımların olmasının sonucu bu. Coğrafya ve tarih birlikteliği bizi benzer insanlar yapmış. 
    Böyle işte. Gecenin bir vakti yazıyorum bunları. Başka şeyler de anlatacakken Marcus işgal etti sayfamı. Ve onunla birlikte gelen düşünceler... Buralardayım ben, yazarım yine...