21 Nisan 2017 Cuma

AMİGURUMİ HERMİONE YAPTIM!!!

    Amigurumi bebek yaptım!!! Diğer sosyal medya hesaplarımda paylaşmıştım, 
burada da paylaşmazsam çatlayacağım. Zira kendimle epeyi bir gurur duydum:) 
    Bir süredir dikkatimi çekiyordu bu bebekler. Enfes işler çıkaranlar var. Öncelikle kendime bir bebek örme fikriyle internette araştırma yapıp çalışmalara başladım. Sonra yeğenim Nisan'ın doğum gününün yaklaştığı geldi aklıma ve yeğenim son zamanlarda Harry Potter'ın dostu Hermione'ye kafayı taktığı için bu karaktere çevireyim dedim. 
Ve işte sonuç:)
    İyi ki çocuklar var. Hafta sonundan bu yana yaşadığım hayalkırıklığını yeğenimin doğum günü hazırlıkları ve Hermione bebeğe çok sevinmesiyle bir nebze unutmuş oldum. Aslında önümüzdeki hafta kutlama yapacağız fakat dün asıl doğum gününde verdim hediyesini. Çıldırdı tabii:) Beni de mutlu etti böylece.
    Fakat iyi uğraştım. İnce ince uğraştım. Aslında Amigurumi bebekleri örmek zor değil. Zor olan elbise ve aksesuarlarını yapmak. Bebeğimin cübbesini halamdan rica ettim. Çünkü makinem yok. Elimde dikebilirim fakat her şeyiyle tam olmasını istedim. Bunun için kalktım Bursa-Gemlik'e gittim:) Tabii ki ara ara gidiyorum ama bu kez de bebek bahanesiyle gittim ve halamı, babaannemi, kuzenlerimi de görmüş oldum:) Cübbeyi halam dikti fakat kurdelesi, etamin arması, atkısı gibi diğer tüm örme-dikme-işleme ayrıntıları bendenize ait. Harry Potter sevgimle konuya hakim olduğum için 
ince ayarları yapmak benim için zevkliydi. 
    Bebeğimin saçları da çok güzel oldu. Kahverengi yün ararken tesadüfen bulduğum Nako Ombre, Hermione'nin saçlarıyla neredeyse birebir örtüştü. 
    Zor olsa da sevdim bu işi. Ara ara değişik işlere kafayı takıyorum, şimdi amigurumi zamanımsa -ve aynı sabrı gösterebilirsem- değişik bebekler de yapacağım demektir. 















7 Nisan 2017 Cuma

GENÇ BİR DOKTORUN ANILARI...

   
    Mini mini bir dizi önereceğim. Dizimizin adı "A Young Doctor's Notebook". 
Genç Bir Doktorun Anıları...  Rus yazar Bulgakov'un romanından uyarlanmış, yaklaşık 20'şer dakikalık 8 bölümden oluşan bir mini dizi. Hem kaliteli, hem de sıkmayacak uzunlukta dizi izlemeyi sevenlere kesinlikle öneriyorum. Yalnız en başında dizinin kara mizah unsurları içerdiğini, romanda da geçen tıbbi olayların mizahi, alaycı ve kanlı şekilde yansıtıldığını belirteyim ki sonra sorun olmasın. Bazen yazılar sonuna kadar okunmuyor zira, sonra yalnızca ilk cümlelere bakarak edebiyat uyarlaması olduğunu görüp naif bir dizi bekleyenler "ne biçim dizi önermiş" diye kulaklarımı çınlatmasınlar.
    Kitabı okuyanlar bilecektir. Tıp fakültesini birincilikle bitiren genç doktorumuz, kışın ortasında, kuş uçmaz kervan geçmez bir Rus kasabasına gönderilir. Devrim yıllarıdır. Yüreği görev aşkıyla dolu genç ve tecrübesiz doktor, Moskova'daki hareketli hayatının ardından baş etmek zorunda kaldığı yalnızlıkla, kasaba insanının bağnazlığıyla uğraşmak durumunda bulur kendisini. Bu sırada yanı başında 40'lı yaşlarının hayali vardır. Doktorumuzun yetişkin halini Mad Men'deki Don Draper karakteriyle hayranı olduğum Jon Hamm canlandırırken, genç yaşlarına bizim sevgili Harry'miz Daniel Radcliffe hayat vermiş. Bana ilk defa bu dizide Harry Potter olduğunu unutturdu. İnanılmaz başarılıydı. Bu iki ismin varlığı zaten diziyi izlememe neden olacakken, Bulgakov'un klasik romanının farklı yorumuna bayıldım. Doktorun genç ve yetişkin hali arasındaki boy ve karizma farkı bile üstünde konuşulacak akılcılıkta. Bu dizide komedi var, hüzün var, insan psikolojisinin derinliği var, kostüm ve dekorlarıyla şahane bir sanat yönetimi var. IMDB puanı da oldukça yüksek. Yine bugün dünyadan, ülkemizden, yanı başımızdan haberler berbat. Berbat haberlerden bunalıp kısa bir sanat molası vermek isteyenlere tavsiyemdir.
















4 Nisan 2017 Salı

GÖBEK BAĞI DERİN KONU...

    Şu yaşıma kadar herhangi birini kıskanmadım, hasetlenmedim. Ama bu durum geçen gün İz TV'de Nasuh Mahruki'yi seyrettiğimde değişti. Moğolistan gezisi sırasında Orhun Anıtları'nı ziyaret eden Mahruki, oğlunun göbek bağını ata topraklarına, anıtların tam dibine gömdü. İşte o an bu şahane fikre şapka çıkardığım gibi kıskanmadan da yapamadım. Türkler'in ilk alfabesinin, Göktürk alfabesinin kazılı olduğu Orhun Anıtları çocukluğumdan beri ilgimi çeker. İlginin de ötesinde merak ve hayranlık duyarım. 
Sırf bu sebepten bir gün oğlum olursa adını Orhun koyarım diye düşünmüştüm ve 
ne mutlu ki gerçekleştirebildim. Senelerdir bileğimde Göktürk alfabesi ile yazılmış "Orhun" dövmesi bile var. Bu durumda bir gün Moğolistan turu yapmayı ve anıtları görmeyi ne kadar çok istediğimi tahmin edebilirsiniz:) Çocuğunun göbek bağını bu anlamlı yere gömen Nasuh Mahruki bir kez daha hayranlığımı kazandı. 
    Şimdi konu biraz farklı yerde ilerleyecek, Mahruki'yi gıptayla izlerken aklıma Orhun'un göbek bağı gelmişti ya? İşte ben onu hiçbir yere gömemedim:) Bu tip geleneksel hareketlere bir yanımla inansam da mantığım daha ağır basar ve genelde gerçekleştirmem. Gel gör ki konu çocuğunla alakalı olunca saçma bir şey de olsa düşüm düşüm düşünüyorsun. Hiçbir yeri oğlumun göbek bağına layık göremediğim gibi, "ya tutarsa" kuşkusuyla geleceğini etkilemek de istemedim:) Göbek bağı Boğaziçi Üniversitesi bahçesine gömülen çocuk belki ileride Koç Üniversitesi'ni takacak kafasına. Ya da asker olsun diye ümit edilen çocuk öğretmen olmak isteyecek. Veya farklı bir ülke seçeceksin, o ülkenin başına olmadık işler gelecek:)  Kafamda böyle gereksiz endişelerle bekledim bekledim. Göbek bağı hala evde tabii. Bir yandan da 
"bu çocuk benim yüzümden ev kuşu olursa, evden ayrılamazsa, sosyalleşemezse" diye endişelene endişelene bu günlere geldik. Eve bağladığımı düşündüğüm çocuk senelerce "ben üniversiteyi yurt dışında okumak istiyorum" dedi ve hakikaten gitti:) Boşa kendimi yemişim demek ki. E ne yapayım, bu saatten sonra göbek bağı dursun bari evde. Orhun Anıtları'nı görmeye gitsem de söz konusu ritüeli artık gerçekleştirmem sanırım. Mahruki gibi küçükken yapabilseydim hoş olurdu. Hatta manevi olarak şahane olurdu. Konusu açıldığında eşe dosta soruyorum "çocuğunun göbek bağını ne yaptın?" diye. Blog dostlarıma da sorayım. Siz ne yaptınız dostlar? 
Bu konuda ilginç şeyler duydunuz mu ya da?













28 Mart 2017 Salı

ANKARA GÜNLÜĞÜ...

    Yaklaşık iki hafta önce küçük bir Ankara seyahati gerçekleştirdik. Amacımız, süresi bitmiş olan Schengen vizelerimizi Estonya Konsolosluğu'ndan yenilemekti. Malum, oğlumuz Tallinn'de öğrenci, Estonya'nın İstanbul'da temsilcisi yok. Aracı kurum kullanmadan kendimiz Konsolos Bey'le görüşelim dedik, bir gece de kalırız değişiklik olur diye düşündük. 
    Küçük seyahatimizin iki güzelliği oldu. İlki, uzun süredir blog dostu olduğumuz Mehmet Bilgehan Bey ve eşi ile tanışmak. Diğeri ise Ankara'da ziyaret etmediğim sanırım tek müze olan Ulucanlar Cezaevi Müzesi'ni görmek.

    Randevumuz Pazartesi günüydü, bir gün öncesinden düştük yola. Ankara'daki ilk saatlerimizde bizimle selamlaşan yağmur, dönüşümüze kadar peşimizi bırakmadı. Bazen öyle yoğunlaşıyordu ki sırf bu yüzden aslında aklımda olan ekstra planları hayata geçiremedik. 

    Pazar günü otelimize yerleşip sırt çantamızı odaya bıraktıktan sonra, resepsiyondan yol bilgilerini aldığımız Ulucanlar Cezaevi Müzesi'ne doğru harekete geçtik. Daha önce gezi amacıyla birkaç kez Ankara'da bulunmuştum. Ancak bu müzeyi ziyaret etme fırsatımız olmamıştı ve fena halde aklımda kalmıştı. 

    1925 yılında inşa edilmiş, 81 yıl boyunca nice acılara ve anılara tanıklık ettikten sonra 2006 yılında müze olarak düzenlenmiş olan Ulucanlar Cezaevi'ni duygulanmadan gezmek imkansız. Genelde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamıyla bildiğimiz bu binada daha pek çok siyasi ve edebi isim özgürlüklerine kavuşacakları günü beklemişler. Ulucanlar, yakın siyasi tarihimizi gözler önüne seren bir belge niteliğinde. 

    

    Kimler kalmamış ki bu duvarlar arasında? Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Bülent Ecevit, Erdal Eren, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Talat Aydemir, Fakir Baykurt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Arif, Ahmet Say, Muhsin Yazıcıoğlu ve niceleri... 
Kimi zorunlu misafirliğin sonunda özgürlüğe adım atarken, kiminin son durağı olmuş burası. 18 ismin hayatı bugün avluda demir parmaklıklar ardında sergilenen darağacında sonlanmış. Darağacının fotoğrafını çekmek ve burada veya herhangi bir sosyal medya adresinde sergilemek benim düşünceme göre etik bir davranış değil. Önünde gurup halinde poz verenlerle, özçekim yapanlarla aynı duygudaşlıkta buluşmuyoruz ne yazık ki. Aslında çoğu ziyaretçinin fazlasıyla duygulandığını, etkilendiğini gözlemledim. Deniz Gezmiş hakkındaki bilgileri okurken "asıldığında bizim yaşımızdaymış" diyerek empati yapan gençleri gördüm. Ancak "Beni şu ranzanın önünde tespihle çeksene" diyen, darağacını şakada şukada defalarca kez fotoğraflayan, önünde poz veren, gereksiz yorumlarda bulunanlar da bizim insanımızdı. İnanılmaz rahatsız oldum. Tesellim genele oranla çok sayıda olmamalarıydı. Bir de ziyaretçi sayısının fazlalığı şaşırttı beni. O kadar beklemiyordum açıkçası. Türkiye'de bazı müzelerin fazla ziyaretçi toplaması, kiminin ise hak ettiği ilgiyi görmemesi sosyolojik açıdan araştırılmaya değer.

    

    Ulucanlar Cezaevi Müzesi esaslı bir restorasyondan geçmiş, müzecilik ilkelerine göre düzenlenmiş ancak kimi yadırgamasa da kimine gereksiz gelen turistik işlemlere de maruz kalmış. Cezası kesinleşmemiş mahkumların kaldıkları koğuşlardan yükselen "gardiyaaan!" sesleri ve balmumu mahkum heykelleri bana da oldukça gereksiz göründüler. Bunlar olmadan da etkileyiciliği yüksek bir yer burası ve muhakkak görülmesi gereken müzeler arasında yer alıyor. Önemli isimlerin kaldığı nispeten manzaralı Hilton koğuşları, tecrit altında tutulanlara ait hücreler, görüş yapılan bölüm, çamaşırhane, hamam, mahkumların topluca film vs. izlediği derme çatma salon, ilgili gazete kupürleri, yolu buradan geçmiş isimlere ait kişisel eşyalar... Her biri karşısında hüzünlenmemek, düşünmemek, anıları yoklamamak, daha çok öğrenme isteği duymamak elde değil. İlk etapta her ziyaretçi sağ ya da sol görüşüne göre bir güzergah izleyip gezse de, kendine yakın isimlerin hatıraları önünde daha fazla durup daha fazla tepki gösterse de, en sonunda ortak bir huzursuzluk ve hüzünle veda edilen bir müze burası. Ne diyeyim? Nasıl bağlayayım? Dilerim karışıklık, kavga, çıkarcı siyasetçiler, kötülük bizden uzak olsun. 
(Görüş Kısmı)



    Şimdi gelelim Ankara seyahatimizin dostluğa dair kısımlarına. Aynı günün akşamı 
Ne Mutlu Türküm Diyene blogunun sahibi Bilgehan Bey ve eşiyle buluştuk. Çok mutluyum ki blogum sayesinde tanıdığım güzel insanlar var. Kimiyle yüz yüze tanışma fırsatı buldum, kimiyle henüz bu şansı yakalayamadık. Öyle ya da böyle hepsiyle gönlüm bir. Peyami Safa'nın güzel bir lafı vardır: "Birbirine benzer yaşayanlar arasındaki gıyabi dostluk alakasını içimizde taşıyoruz". Biz blog sahipleri aynen bunu yaşıyoruz işte. Çok fazla takip ettiğimiz, okuduğumuz olabilir ancak kendimize yakın olanlarla bir şekilde arkadaşlık seviyesine geçiyoruz. Ankara'da olduğumu öğrenen dostlar arasında "keşke haber verseydin" diyecek olanlar var. Bu sefer sadece Bilgehan Bey'le görüşebildik. İlk kez yüz yüze tanışan iki aile olarak keyifli, muhabbeti bol bir yemek yedik. Sohbeti şahane eşini ayrıca çok sevdim. Eşim de ben de bu güzel insanlara buradan tekrar teşekkür ediyoruz. Aklımda kalan başka dostlarım da oldu tabii. Örneğin Sevgili Tülin Hanım. (Bulut Gölgesi) Sizinle görüşmeyi de çok ama çok isterdim ve inanın zorladım fakat zaman kısıtlılığı ile birlikte hava şartlarının zorluğu, ayrıca az sonra anlatacağım farklı bir görüşme beni engelledi. İnşallah bir daha yolum Ankara'ya düşerse görüşmeyi çok isterim. Gerçi Ankara'dan önce bir bakmışız İstanbul'da veya Tallinn'de görüşmüşüz:) Ne güzel olurdu.
    Estonya, Tallinn derken enteresan bir görüşme daha yaptık. Konsolosluktaki işimiz bitince daha önce sadece Instagram üzerinden yazıştığımız genç bir kızcağız ile buluştuk. Geçen sonbahardan beri iletişimdeyiz. Benim Tallinn fotoğraflarımı görüp, Orhun'un orada okuduğunu anlayınca okulla ilgili, başvuru süreciyle ilgili, ülkeyle ilgili sorular sormuştu. Ara ara sormaya devam ediyordu. Okula başvuru zamanı geldiği için ve eğitim danışmanlığı kullanmayıp kendisi başvuruda bulunacağı için tekrar irtibata geçti. Elimden geldiğince cevapladım sorularını. Ankara işi çıkınca "istersen çıkışa gel, bir kahve içip konuşalım" dedim:) Onunla da tanıştık, deneyimlerimizi paylaştık. Gençlere hep destek, tam destek felsefemdir efendim. 
    En son yağmur altında Kuğulu Park'a hızlıca uğrayıp, kuğulara selam çakıp İstanbul'a doğru dönüşe geçtik.


Hava daha güzel olsaydı daha da verimli geçecek bir Ankara seyahatini böylece tamamladık. Estonya Konsolosluğu küçük bir yer. Konsolos kendisi görüşüyor. Oğlumuz orada okuduğu için daha fazla süreli vize verirler zannettik, Estonca "merhaba" ve "teşekkürler" demeyi de ihmal etmedik ancak 1 yıl alabildik:) 
Geçen sene Almanya bile 1 sene vermişti halbuki. Tam Hollanda krizinin yaşandığı günlerdi.
Belki onun da etkisi vardır. Neyse artık. 
    Son olarak şunu da eklemek istiyorum, Esenboğa, uçuş saati gelene kadar sıkılmadan beklenebilecek havalimanlarımızdan biri. İstanbul gibi kalabalık olmaması, tasarımı, hoş mağazaları ve kafeleri bunda etken. Boeing firmasının hediyesi şöyle bir heykelleri bile var:) Ben havalimanlarını seviyorum galiba...















   

7 Mart 2017 Salı

YEMEK SEPETİ GÖNLÜMÜZÜ ALDI:)

    Zaman zaman dışarıdan yemek siparişi veriyoruz. Bu konuda teknolojinin nimetlerinden faydalanmak için eşimin adına Yemek Sepeti'ne üye olmuştum. 
Verdiğim e-posta adresi benim olduğu için birkaç gün önce bir mesaj aldım. 90 gündür Yemek Sepeti aracılığıyla sipariş vermiyormuşuz ve bizi geri kazanmak için enfes bir video yollamışlar. Tıkladığımız anda gülmeye başladık, acayip eğlendik. 
    Video, yemeksepeti.com'un kurucusu Nevzat Aydın'ın çalışma odası kapısının tıklatılmasıyla başlıyor. Bir ses "Orhan Bey geldi" diyor. Ardından Nevzat Bey Orhan'a seslenerek "Tam 3 aydır sipariş vermemişsin ve ekibim seni kazanmak için hiçbir şey yapmamış" diyerek konuşmaya başlıyor. Bunu değiştirmek, sorumluyu cezalandırmak için ilgili kişilerin yanına gidiyor, hepsini tanıtıp bir miktar fırçalıyor:) Bunların hepsi espri dahilinde ilerliyor tabii. 
    Fotoğraftakilerin hepsi Pazarlama Direktörü, COO, Kullanıcı Deneyimi Direktörü, Satış Direktörü, IT Direktörü, İnsan Kaynakları Direktörü olmak üzere üst düzey çalışanlar. Şahane bir mutevazılıkla katılmışlar olaya. Üstelik oyunculukları da hiç fena değil:) Bayıldım. Çok zekice ve samimi bir PR çalışması olmuş. 
    Müşterinin bir süredir Yemek Sepeti'nden uzak kalmasının sorumlusu olarak ilan edilen kişilerden birini cezalandırmak organizasyonun son parçası. Bir kişiyi seçmen isteniyor senden. O sırada herkes birbirini gösteriyor:) Birine tıklıyorsun, ardından ceza şeklini seçiyorsun. Ben böyle şeylerde yufka yürekli olduğumdan sırf ortaya denk geldiği için Kullanıcı Deneyimi Direktörü'nü seçtim ve yüzüne pasta fırlattırdım:) Burada bir parantez açmak istiyorum. Videonun sonunda kimin ve hangi cezanın en fazla seçildiği hakkında istatistik var. Tahmin ettiğim gibi en fazla oy kadın yöneticiye gitmiş. Bizde her alanda ilk önce harcananlar kadınlardır. Bu durumun oyuna, şakaya yansıması olmuş bu. İş olsun, sosyal alan olsun, hatta tv yarışmaları olsun gerektiğinde ilk önce kadınlar elenir. Ve bunu sadece erkekler yapmaz, kadınlar da gayet acımasızdır bu konuda. Yeri gelmişken kınıyorum.
    Böyle anlatınca o zekice ve şakacı havayı tam veremedim. Ekleyebilirsem videoyu ekleyeceğim. En iyisi oradan izleyin. Galiba seçim de yapabiliyorsunuz.
    Yemek Sepeti ekibini yüzümüzü gülümseten, zeki yaklaşımlarından dolayı kutluyorum. O kadar başarılılar ki kendimi kötü hissettim ve bundan sonra kendilerini ihmal etmemeye karar verdim:)
    VİDEO BURADA











27 Şubat 2017 Pazartesi

OLAYLAR OLAYLAR! UYKUSUZ KALMAYA DEĞER BİR GECE!

    89.Oscar Ödül Töreni'ni kırmızı halı geçişi dahil başından sonuna kadar izledim. 
İyi ki izlemişim zira özellikle sonu uykusuz kalmaya değecek kadar komikti:) Açılışta 
En İyi Orijinal Şarkı Adayı Can't Stop The Feeling'le yani Justin Timberlake'le birlikte tüm salonun istisnasız ayağa kalkıp dans etmesi çok havalıydı. İyi bir show olacağına karar verilmiş, herkes kalksın denmiş ve bu aynen uygulandı. Böyle bir organizasyonu bizde asla gerçekleştiremezsin. İstemeyenler, iplemeyenler, kasılanlar, kasıntı davrananlar illa olur çünkü. Gel gör ki orası Amerika. Adamlar doğuştan artist. Amerika'yı az da olsa görmüş, insanlarıyla muhatap olmuş biri olarak fikrimi beyan ediyorum. Bırak bir sonraki mimiklerinin, hareketlerinin ne olacağını tahmin edebildiğin oyuncularını (filmlerdeki performansları değil burada demek istediğim, röportaj, talk show vs.de gözlemlediklerim), sıradan insanlarda bile doğal olmayan, basmakalıp davranış biçimleri mevcut. Bu yüzden Amerika'da kendimi o çok aşina olduğumuz filmlerin, dizilerin içindeymişim gibi hissetmiştim. Her şey çok tanıdıktı. Kesinlikle kötü ve gıcık insanlar değiller. Ama artistler. Dün akşamki ödül töreninde her şey planlamaya uygun, tahmin edilebilir şekilde ilerlerken, yani Trump'a laf çakması muhtemel herkese ve her çalışmaya ödül verilirken, sanki Hillary başta olsa dünya güllük gülistanlık bir yer olacakmış gibi davranılırken, her şeye rağmen Amerikan halkının umut olduğu çünkü tüm ezilenleri onların düşündüğü imajı çizilirken hesapta olmayan bir hata yapıldı. Yanlış zarfın sahneye gelmesiyle En İyi Film ödülünü 
La La Land'in aldığı söylendi. Yapımcı, yönetmen, oyuncu vs. herkes sahnedeyken, garibim yapımcı anasına babasına teşekürünü etmişken görevliler geldiler ve yanlışlık olduğunu söylediler. Sahnede bir karmaşa oldu. İşte o anlar benim çok hoşuma gitti. Çünkü plan yoktu, oluşan şaşkınlık duygusu ve hayalkırıklığı herkesin yüzüne yansıdı. La La Land ekibi için üzüldüm ama Hollywood yıldızlarının yapay jest ve mimiklerini izlemektense doğal hallerini görmek her zaman yakalanamayacak bir şey:) Emma Stone "Oh My God!, Oh My God!" derken çok tatlıydı ve bir kez daha gönlümü fethetti:)  Ve Ryan Gosling'in şu haline de hala gülüyorum.

    
    Trump'ı onaylıyorum gibi anlaşılmasın. Çok çok azı dışında politikacıları sevmem. Hem iş adamı, hem inşaatçı, hem politikacı olunca hiiiiç sevmem. Ama sanırım akşam Trump'ın ahı tuttu:) Canlı yayında tüm dünyanın gözü önünde adama "Naber?" diye mesaj attılar. Ben Trump'ın yerinde olsam "Siz önce adam gibi tören yapmayı becerin" diye tweet atardım. Nasıl olsa iyice yüz göz olmuşlar. 
    Oscar bende bu sene böyle bir etki yarattı. Tüm dünyanın kafayı yediğini düşünüyorum. Moonlight iyi bir film olabilir ancak en büyük ödülü almasını yanlı bir tutum olarak görüyorum. En İyi Film ödülünü La La Land'in alacağını düşünüyordum ancak ilerleyen dakikalarda törenin gidişatına bakarak Moonlight'ın ipi göğüsleyeceğine kesin gözüyle bakmaya başlamıştım. La La Land bence "konusu basit" düşüncesiyle göz ardı edilmemesi gereken bir film. Sıradan bir konuyu çok farklı şekillerde işleyebilirsin. Damien Chazelle bunu farklı bir şekilde başarmıştı. "Konu basitti ya" diyenlerin birçoğunun Recep İvedik'e bayıldığını düşünürsek 
La La Land'i sevdiğimi söylemekten gocunmadığımı da eklemek isterim. 
    Velhasılıkelam, siyasete bulanmış gergin bir gecenin sonunda ödülü -eğer hala umut diyorsanız- La La Land'in alması şık olurdu.










26 Şubat 2017 Pazar

MİHRİ MÜŞFİK... CESUR KADINLARIN ANISINA SAYGIYLA...

   
    
    Bugün Google'da arama yaptıysanız "Mihri Müşfik Hanım'ın 131. Doğum Günü" hatırlatmasıyla karşılaşmışsınızdır. Lisans eğitimimin son senesinde "Proje" dersi kapsamında Mihri Müşfik Hanım ve birçok kadın ressamımızın yaşamının içinde bulmuştum kendimi. Zira büyük hevesle seçtiğim araştırma konum "Türkiye'de Kadın Ressamlar ve Oto-Portreleri" idi. Keyifle hazırlamıştım ödevimi. Madem bugün doğum günü, çalışmamın Mihri Müşfik Hanım'la ilgili kısa bir bölümünü paylaşmak istiyorum. İlerici, aydın kadınlarımızın anısına saygı ve minnetle...

    "Askeri Tıbbiye'nin ünlü hocalarından Dr.Mehmet Rasim Paşa'nın kızı olan 
Mihri Hanım,1886 yılında İstanbul'da doğdu. Batılılaşma hareketleriyle oluşan alafranga yaşamın sürdüğü konaklardan birinin kızı olarak özel hocalardan yabancı dil, resim, edebiyat ve müzik dersleri aldı. Ev içindeki alafranga ortamın ve kendi cesur yaradılışının uzantısı olarak Meşrutiyet döneminin özgür, Batılı kadın tipinin temsilcilerinden biri oldu. Öyle ki henüz genç kızlık döneminde belki resim eğitimi için, belki de bir gönül ilişkisinden dolayı Roma'ya gitti. Roma'dan sonra Paris'e geçen 
Mihri Hanım, resim eğitimini bu şehirde de sürdürdü. Paris'te Montparnasse Bulvarı'nda kiraladığı evini atölye gibi kullandı ve portreler yaparak geçimini sağladı. Geçinmenin bir yolu da evinin odalarını kiraya vermekti. İşte bu sırada kiracısı olan Siyasi Bilimler öğrencisi Müşfik Selami ile evlendi ve "Mihri Müşfik Hanım" oldu. 
Eşiyle birlikte Paris'te sürdürdüğü bohem yaşantı daha sonra Türkiye'de de devam etti. Paris'te tanıştığı maliye Nazırı Cavit Bey'in önerisiyle 1913 yılında
İstanbul Darü'l-Muallimatı'na resim öğretmeni olarak atanan Mihri Müşfik, bir yıl sonra devrin eğitim bakanının huzuruna çıkarak kızların da yüksek öğrenim düzeyinde sanat eğitimi alabilmesi gerektiğini belirtti. Böylece 1914 yılı sonbaharında onun önerisiyle İnas Sanayi-i Nefise Mektebi (Kadın Güzel Sanatlar Okulu) açılmış oldu. Bu deli dolu, yerinde duramayan genç kadın, Meşrutiyet döneminin özgürlükçü ortamını çok iyi değerlendirerek, Türk kadınının eğitimi açısından önemi büyük olan bir işe imzasını atmıştır. İnas Sanayi-i Nefise'nin ilk müdürlerinden biri olan Mihri Müşfik, aynı zamanda akademide hocalık da yaparak, daha sonra ressamlığı meslek edinecek olan kadın sanatçılarımızın eğitimine katkıda bulunmuştur. 1919 yılında İtalya'ya gidişine kadar özgür düşünce tarzıyla, pratik zekasıyla İnas Akademisi'nde bambaşka bir hava estirmiştir.
    Yaşamını Türkiye, Roma, Paris ve Amerika'da geçiren sanatçımızın hangi tarihlerde bu ülkelerde olduğu çok net olmamakla birlikte, 1919 yılında İtalya'da bulunduğu kesindir. Bu kaçar gibi gidişin ardında İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleriyle yakın dostluğunun olduğu söylenmektedir. Bir yıl sonra geri gelen Mihri Hanım, Akademi'de hocalık yapmaya devam eder. 1922 yılında tekrar İtalya'ya gider ve bu tarihlerden sonraki yaşamı hakkında pek az bilgi edinilebilmektedir. Kesin olan bilgiler, bu sırada eşi Müşfik Selami ile yollarını ayırdığı, İtalyan şair Gabriele d'Annunzio ile beraber olduğu ve onun aracılığıyla Papa'nın bir portresini yapmış olduğudur. Bir ara tekrar Türkiye'ye gelerek Atatürk'ün tam boy portresini yaptığı da bilinmektedir. Yaşamının çoğunu yurt dışında geçiren sanatçının ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. II.Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'da yoksulluk içinde hayata veda eder ve kimsesizler mezarlığına gömülür. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e geçiş aşamasında ülkemizde özgür kadın tipinin temsilcilerinden biri olan, sanat eğitimi görmek isteyen Türk kızları için akademik eğitim olanağı sağlayan Mihri Müşfik Hanım'ın yurt dışında yokluk içinde hayata veda etmiş olması üzücüdür. Fırtınalı hayatı içerisinde resim sanatı her zaman önemini korumuştur. Ancak onca çalışmasına rağmen eline hiçbir şeyin geçmediğinden yakınan sanatçı, bir tanıdığına yazdığı mektubunda "Senelerce çalıştım. Ne başardım? Hiç. Sağlığımdan oldum. Parasızım" diyerek sıkıntılarını belli eder. Ona göre ressamlık fedakarlık isteyen zor bir meslektir. 
    İlk resim eğitimini Fausto Zonaro'dan alan Mihri Hanım, güçlü desen anlayışına dayalı, titiz bir gözlem sonucu oluşturulmuş eserler üretmiştir. Çalışmaları arasında daha fazla yer tutan portrelerinde modelinin fiziksel özelliklerinin yanı sıra, iç dünyalarını da başarıyla yansıttığı görülmektedir. Resimlerinde Meşrutiyet'in alafranga Türk kadınını gözlemek mümkündür. Bu kadınlar, yaka ve omuz dekolteli Batı tarzı kıyafetleriyle betimlenmişlerdir. Dış mekanlarda çizmiş olduğu kadınlar ise peçelidirler ancak peçelerinin ardından yüzleri görünmektedir ve bu yüzler Mihri Müşfik gibi cesur, entelektüel, dönemin özgürlük rüzgarlarını benimsemiş olan figürlere aittir."





Kaynaklar: Canan Beykal, Yeni Kadın ve İnas Sanayi-i Nefise Mektebi
                     Taha Toros, İlk Kadın Ressamlarımız,
                     Burcu Pelvanoğlu, Eczacıbaşı Sanal Müzesi






25 Şubat 2017 Cumartesi

OHRİD'DE ŞAHANE BİR GÜN


   Geçtiğimiz sonbaharda çıktığım minik Makedonya gezisinin Üsküp ayağını anlatmış ve Ohrid'den ayrıca bahsedeceğimi belirtmiştim. Gün bu gündür...
 
    Makedonya'nın tatil beldesi sayılan romantik Ohrid'i çok ama çok sevdim. Aralıklı yağmurun yağdığı bir sonbahar gününde hayran olduğum kenti bir de sıcacık bahar mevsiminde gezip görmenin hayalini kuruyorum.



    Üsküp'e ziyaret fikrimiz oluşunca, fazlasıyla merak ettiğim Ohrid'i gezi programımıza bizzat dahil ettim. Üsküp'te bir gece konakladıktan sonra, sabah erkenden otogara attık kendimizi. Ohrid'e giden ilk otobüste yerimizi aldık. Yaklaşık 3,5 saat süren yolculuk, çocukluk arkadaşımla gerçekleştirdiğimiz bu gezide çok daha kısa sürmüş gibi geldi. Ekim ayı olmasına rağmen henüz yeşilliğini tamamen kaybetmemiş ormanların, küçük köylerin arasında yol alırken sohbetin dibine vurduk; mola yerindeki marketten aldığımız soğuk kahvelerle ve saçma sapan yiyeceklerle eğlendik. Öğle saatlerinde vardık Ohrid'e. İlk işimiz bir taksiye atlayıp tarihi şehir merkezindeki otelimize ulaşmak oldu. (Üsküp'te olduğu gibi burada da taksi kullanmak gayet ekonomik).
 
    Eski şehir bölgesine girer girmez sevdim bu kenti. Bir gece konaklayacağımız otelimiz arnavut kaldırımlı ara sokaklardan birinde yer alıyordu. Osmanlı'dan miras evler Safranbolu sokaklarını andırmaktaydı.
 
    Eşyalarımızı bıraktıktan sonra, yağmurun yağmamasını dileyerek dışarıya attık kendimizi. Önce meşhur Ohrid Gölü'yle tanıştık. Göl demeye bin şahidin gerektiği, deniz hissiyatındaki Ohrid, Balkanlar'ın en derin ve en eski gölüymüş efendim. 
Ve endemik yapısıyla çok özelmiş. Bana kalırsa aynı zamanda asil ve romantik de...
 
    Ohrid Gölü'nün hediyesi inciler, sedefler ve pembe renkli bir balık, kentin turizmine hatırı sayılır derecede değer katmakta. Gölün huzur veren manzarası, üzerinde yapılan geziler ve yaz mevsiminde hareketlenen plajları da cabası. Yani bu göl bu kentin her şeyi.
    Ohrid Gölü'nde sandal sefası yapmayı ve ışıl ışıl fotoğraflar çekmeyi çok isterdim ancak biz gezmeye başladıktan sonra kapanan hava, arada sırada serpiştiren yağmur ve ciddi ciddi üşüten rüzgar nedeniyle bunları gerçekleştiremedim. O zaman ta tepedeki St.John at Kaneo Kilisesi'ne gidelim.
 
    St.John at Kaneo Kilisesi Ohrid'in simgelerinden biri. Bizans zamanında Ortodoks dünyasının önemli merkezlerinden biri olan bu şehirde irili ufaklı pek çok kilise bulunmakta. Bunların arasında en güzeli, en etkileyicisi 13.yy.da inşa edilmiş olduğu düşünülen St.John Kilisesi.
    Bu yapıyı daha uzaktan gördüğümde ve akabinde yanına gidip yüzlerce yıllık duvarlarına dokunduğumda, bahçesinden Ohrid Gölü'nü izlediğimde hissettiğim huzuru, zamandan kopuş duygusunu tarif etmem imkansız. Beni en çok etkileyen, zaman-mekan algımı yerle bir eden birkaç mekandan biri oldu burası. Tam bu noktada kendi imkanlarınla gezmenin güzelliğine değinmek istiyorum. Eğer biz bir tur programı dahilinde Ohrid'e gelmiş olsaydık, kalabalık turist grubuyla bu kiliseye çıkacak (çoğunluk istemezse belki de çıkmayacak), apar topar birkaç resim çekecek ve kısa sürede ayrılacaktık buradan. Kendi imkanlarımızla, kendi isteğimizle gelip mekanı layığıyla yaşadığımız için çok memnunum.
 
    Görevlisi o sırada yerinde olmadığı için içine giremediğimiz yapının bahçesinde gezindik, rüzgara aldırmadan muhteşem göl manzarasını seyrettik, parıltısını göstermede fazlasıyla nazlı davranan güneşi kollayarak fotoğraflar çektik. Ayrılma zamanı geldiğinde biz yola koyulduk, o ise hüzünlü yalnızlığını gidermek için Ohrid manzarasına çevirdi gözlerini...
 
    Kaneo'nun St.John'undan ayrıldıktan sonra ara sokaklara dalarak rastgele önümüze çıkan ve açık olan her tarihi yapıyı ziyaret ettik; hediyelik eşya dükkanlarına, el yapımı işlerin sergilendiği galerilere göz attık.

    Yolumuzun üzerindeki önemli yapılardan biri St.Sophia Kilisesi idi. Ohrid'in Ayasofyası diyebiliriz aslında. Lisans eğitimim sırasındaki Bizans Sanatı derslerinden hafızamda kalan görüntüleri yerinde yakalamak umuduyla adım attım bu yapıya. Şehre bir dönem hakim olan 1.Bulgar Krallığı zamanında 9.yy.'da yapılmış, ancak asıl formunu Bizans döneminde yakalamış ve Osmanlı zamanında cami olarak kullanılmış bu tarihi kilisenin duvar resimleri Ortaçağ'dan bugüne dek canlılığını koruyabilmiş önemli örneklerden.

    Ancak içeriden fotoğraf yok, flaşsız çekim dahi yasak ve görevli amca bu konuda inanılmaz katı. Bu yazıyı yazmadan önce internet üzerinden geçmiş deneyimleri okuduğumda, kilisenin içerisinde çektiği videoyu bile paylaşanları gördüm ancak sanırım tüm garip müze görevlilerini çekme özelliğimden olsa gerek bize gestaposu düştü. Bırak fotoğraf, video çekmeyi korkuyla gezdik diyebilirim:)

   Geçmişi Friglere kadar uzanan çeşitte halkın yaşadığı Ohrid'de bir Roma tiyatrosu görülmemesi imkansızdı tabii.

    M.Ö 2.yy'da yapılmış olan antik tiyatro 80'li yılların başında kullanıma açılmış. Bugün açık hava etkinliklerinin yapıldığı bir mekan burası. Ohrid Yaz Festivali'nde burada bir konserde bulunmak hoş olurdu. Zannediyorum dünyaca ünlü isimlerin katıldığı bir festival niteliğindeymiş.

    Hava şartlarının zorlayıcılığı nedeniyle şehrin kale ve surlarına çıkmadık. Aslında çok severim. Yakınlarına kadar gittik, yukarı kapıdan geçtik fakat dediğim gibi kaleyi bu sefer atlamak durumunda kaldık.


    Amaçsızca gezerken yakaladığımız görüntülerden bazıları şöyleydi:

 
Holy Mother Of God Church 





 
  İki üstteki fotoğraftan da anlaşılacağı gibi koruma altına alınmış tarihi kısımlar haricinde bu kent yazları şenlenen bir sahil kasabası görünümünde. Hatta bir ada havası hissediliyor da diyebilirim. Gel gör ki biz Ekim ayında oradayız. Akşamüstüne doğru sağanak yağmura yakalanıp iyice üşüyünce Eski Çarşı caddesindeki kafelerden birinde aldık soluğu. 

         Ballı, limonlu, sıcak çaylarımızı yudumlayıp kendimize geldikten sonra Eski Çarşı caddesindeki inci takılarıyla meşhur dükkanlara göz gezdirdik. Ohrid Gölü'nün mahsulü inci ve sedef takılar sanırım her turistin ilgisini çeker. Şahsen inciden hoşlanmam fakat parıl parıl parlayan sedef takılara karşı koyamadım. Minicik sedef gül şeklinde küpeler ve kolye aldım. Fotoğraflarını çekip paylaşmayı düşünüyordum ama küpeleri bulamıyorum. Cidden üzgünüm, umarım çıkarlar bir yerden:(

    Şehrin Osmanlı döneminden kalan cami ve tekkelerinin bir kısmı bu caddenin devamında yer alıyorlar. Ohrid, dile kolay 500 yıldan fazla bir süre Osmanlı İmparatorluğu'nun hakimiyetinde kalmış. 14.yy'ın sonunda ele geçirilen kenti 1912'de Balkan Savaşı ile kaybetmişiz. 18.yy.'da ticari ve dini açıdan önemli bir merkez olan Ohrid, İttihat ve Terakki örgütlenmesinin de güçlü ayaklarından biriydi. Kısacası küçük ama tarihin akışı içerisinde dolu dolu yaşanmışlıkları olan bir kent burası. 
       
    Geze dolaşa akşamı ettik. Bahar ve yaz aylarına göre oldukça tenha bir mevsim olduğu için restoranlar genellikle boştu. En sıcak ve kalabalık gördüğümüz birini seçtik. Bilerek tercih ettiğimiz bir yer değil fakat sanırım en çok tercih edilenlerden biriydi burası. Müşteri açısından son derece uluslararası bir durum vardı. Balkan müziklerinin yanı sıra, her müşterinin gönlünü almak için pek çok dilde şarkılar çalıp söyleyen şahane bir grup da vardı. Bize bakarak Eski Dostlar'ı söylediler örneğin:) Böyle güzel bir gün yine böyle güzel sonlanabilirdi. Ohrid Gölü'ne özgü, adını bilemediğim ancak pek lezzetli bulduğum pembe balıklarla keyifli bir akşam yemeği yemiş olduk.
    
    Ohrid'deki ikinci günümüz erken başladı ve bir önceki günün aksine enfes güneşli bir sabaha açmıştık gözümüzü ancak ne yazık ki fazla vakit geçirmeden Üsküp'e doğru yola koyulmamız gerekmekteydi. Üsküp'ü biraz daha gezecek, ilk gün göremediğimiz yerleri görecek, sipariş edilen alışverişleri tamamlayacak ve akşam uçağıyla ülkemize dönecektik artık. Vakit olsaydı o güneşli günü de Ohrid'de geçirmek isterdim. Yağmurla karşılanmıştık fakat dönerken şöyle bir hava vardı.
    
    Muhteşem gölüyle birlikte UNESCO Dünya Mirasları listesinde yer alan Ohrid'i ben çok sevdim. Şimdi o taraflarla pek ilgileri kalmamış olsa da eşimin anne tarafından dedesinin buralı oluşu ve oğlumun DNA'sında bu güzel kentten bir parçanın olması hafif hoşuma gitmedi değil. Bu durumda evde olayla alakasız bir tek ben olduğum halde gidip görmek bana kısmet oldu:) Umarım bir daha ki sefere ailecek ziyaret ederiz. Yalnızca bir gün kalabildiğimiz için göremediğim bölgeleri, mekanları var. Örneğin Tarih Müzesi tadilattaydı. Su Müzesi de feci şekilde aklımda kaldı. Kaleye çıkıp göl manzarasını izleyemedim, kayık gezintisi yapamadım. Tarihi kilise ve camilerinden giremediklerim oldu. Ayrıca bir başka sefere Ohrid'den Sveti Naum'a da uzanmak isterim. Bu yazının içerisine maddi bilgiler katmak istemedim. Makedonya'nın para birimi ve bize denk gelen karşılığı Üsküp yazımda yer alıyor. Genel olarak hesaplı bir ülke. Üstelik vizesiz ziyaret edilebiliyor. Gezdim, gördüm, sevdim. Gezip göreceklere keyifli seyahatler dilerim.




İlgili Yazılar: Üsküp... Geçmişin Hatırası, Geleceğin Umuduyla...








 

11 Şubat 2017 Cumartesi

FİLM TAVSİYESİ... LİON...

   
    Dün yine tek başıma sinema keyfi yaptım. Lion filmini tercih ettim, çok beğendim ve hafta sonu önerisi olarak paylaşmak istedim. Lion bu senenin Oscar adaylarından biri. En İyi Film dahil olmak üzere altı dalda aday olarak gösterilmiş. 
  Gerçek bir hayat hikayesine dayanan konusundan çok etkilendim. Verilmek istenen mesaj nedeniyle de gönlümü çeldi. Lion, Hindistan asıllı Saroo Brierly'nin hikayesini anlatıyor. Brierly'nin kitabından uyarlanmış. Bu yüzden En İyi Uyarlama Senaryo dalında da Oscar adayı. 
  Saroo annesi, ağabeyi ve kız kardeşiyle birlikte Hindistan'da zor şartlar altında yaşayan bir çocuk. Henüz 5 yaşında. Babaları yok. Annesi taş taşıyan bir işçi. Ağabeyi Saroo'nun korumasını üstlenmiş. İkisi her daim beraberler. Tüm gün sokaklarda dolaşıp biraz para kazanabilecekleri işlerin peşinde geziyorlar. Aile bireyleri arasındaki sevgi zor şartları bir parça iyileştiren en büyük etken. 
    İki kardeşin ilk kareden itibaren içimizi ısıtan ilişkileri hazin bir olayla son buluyor. Para kazanmak için sokaklara çıktıkları bir gün Saroo kayboluyor. İçinde uyuyup kaldığı tren hareket edince iki gün boyunca zorunlu bir yolculuk yapıp evinden 1200 km. uzaklaşıyor. Kimseye derdini anlatamıyor çünkü evinin bulunduğu yerin adını bile yanlış telaffuz edecek kadar küçük. Günlerce sokaklarda gezmesinin ardından bir yetimhaneye yerleştiriliyor. Sokaklarda ne kadar sefalet varsa yetimhanede de bir o kadar sıkıntı olduğunu görüyoruz. Saroo yine de şanslı çocuklardan. Avustralyalı bir çift tarafından evlat ediniliyor. Bu insanlar kendi çocukları olabileceği halde zor durumdakileri evlat edinmeyi düşünecek kadar yüce gönüllüler. Saroo'dan sonra yine Hintli bir çocuğu himayelerine alıyorlar. Saroo Avustralya gibi refah düzeyi yüksek bir ülkede başarılı bir birey olarak büyüyor. Bu sürede Hindistan aklına gelmiyor. Fakat bir gün üniversitede tanıştığı Hintli arkadaşları bazı anılarının geri gelmesine sebep oluyorlar. Annesinin, ağabeyinin yüzlerini hatırlıyor. Hindistan'a dair çok ufak tefek görüntüler geliyor gözünün önüne. Ailesini bulmak istiyor. İki yıl boyunca Google Earth'te 1200 km.çapında bir alanı tarıyor ve biraz bilim, biraz anılar, biraz şans derken yaşadığı yeri buluyor. Tam 25 yıl sonra, Avustralyalı ailesinin de moral desteğiyle Hindistan'a gidiyor. Evine doğru adım adım yürürken seyirci de Saroo ile aynı heyecanı yaşıyor. Gerisi sinema salonlarında. 
    Lion, En İyi Görüntü Yönetmenliği dalında da Oscar adayı. Haklı bir adaylık bu. İlk yarıda Hindistan varoşları, ikinci yarıda Avustralya'nın pırıl pırıl görünümü ve doğası öyle bir yansıtılmış ki hem estetik sahneler ortaya çıkmış, hem de "bakın dünyanın farklı iki bölgesi arasında nasıl bir uçurum var" duygusu yaratılmış. Hindistan'da çocuk olmak, Avustralya'da çocuk olmak... Saroo'nun hayat hikayesini aktarmasındaki temel motivasyon aradaki bu fark sanıyorum. 
    Başrolde diyebileceğim Dev Patel, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adayı. Onu Slumdog Millionaire'den tanıyoruz. Bence bu role çok yakışmış. Gerçek Saroo'yla hiç benzemiyorlar. Çok da önemli değil bu tabii ama diğer oyuncular hikayenin gerçek kahramanlarına o kadar benzemişler ki Patel için "hiç benzemiyor" yorumu yapılmasına sebep oluyorlar. Saroo'nun küçüklüğünü oynayan Sunny Pawar çoook tatlı ve yaşına göre şahane bir oyunculuk çıkarmış. Avustralyalı anne Nicole Kidman da En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu adayı. Burada Avustralyalı aileye selam çakmadan geçmek olmaz. İyi ki böyle insanlar var dedirtecek kadar şahaneler. Filmin sonunda herkesin gerçek fotoğraflarını görmek, o saate kadar kurgusal bir düzenle izlediğin tüm hikayenin kafana dank etmesini sağlıyor. Aslında tüm olanlar gerçek.  Ve kim bilir dünya üzerinde daha neler neler yaşanıyor. 
    Son Oscar adaylığının En İyi Film Müziği dalında olduğunu belirteyim. Bu kadar övgüden sonra filmin yönetmeninin ismini anmazsam olmaz. Yönetmen Garth Davis, ancak adaylığı yok. 
    Filmin sonunda Hindistan'da sayısı fazla olan kayıp çocuklara dikkat çekilmesi ve bu konuda yardımcı olmak isteyenler için bir web adresinin verilmesi de takdire şayan noktalardan. Ayrıca filmin adının neden Lion olduğu da en sonda...
    Hafta sonunda sinemaya gitmeyi düşünen ancak kararsız kalanlara Lion'u kesinlikle tavsiye ederim. Yalnız, bu yazıyı okuyup tercih ettikten sonra filmde çok duygulanırsanız ve bundan hoşlanmazsanız bana kızmamanız için, çok revaçta olan, seyircisi bol olan komedi filmlerinin neşesinin tabii ki bu filmde bulunmadığının, her ne kadar umut aşılasa da Lion'un gerçekliğiyle çarptığının altını çizmek isterim. 








  







25 Ocak 2017 Çarşamba

BODRUM KIŞI...

    Ege'nin havalı kızı Bodrum'dan güneşli günleri taşıyorum bugün sayfama. 
Havalar yeniden soğuyacakmış, kar kapıdaymış madem; kış güneşinden nasiplendiğimiz birkaç günün fotoğraflarına bakıp keyiflenirim ben de. 
    Bodrum'da yaşayan kuzenin olunca her mevsim tadını çıkarabiliyorsun bu mavi beyaz ilçenin. Geçtiğimiz birkaç gün oradaydık. Kışın yağmuru ve rüzgarı fena oluyor aslında ama bu kez şansımıza şahane bir hava vardı. Bitez sahiline attık kendimizi. Uzun uzun yürüdük, bomboş denizde taş sektirme yarışına girdik.

    
 Bir başka gün, hep önünden geçtiğimiz fakat ziyaretini hep ertelediğimiz Halikarnas Mozolesi kalıntılarını görmeye gittik. 

    
    Antik Dünyanın Yedi Harikası'ndan ikisinin, yani Halikarnas Mozolesi ve Artemis Tapınağı'nın ülkemiz toprakları içinde yer alıyor olmasının güzelliğini konuştuk. Mozolenin en önemli parçalarının bugün ne yazık ki British Museum'da görülebiliyor olmasını da...
    Yaklaşık 2300 yıllık taşların arasında gezip, geçmişi hayal ederken, güneşe kendini vermiş uyuklayan bu kediye imrendik.

    Vakti gelince geçmişe veda edip hemen yakındaki marinaya uzandık. 
    
    Herkes sokaklardaydı, mavi gökyüzüne uzanan turuncu portakalların oluşturduğu renkli şölen görülmeye değerdi. Havaalanından başlayan ve gözle görülecek şekilde dikkat çeken güvenlik tedbirlerinin düşündürdükleri olmasa huzurlu bir ülkede yaşadığımıza yemin edebilirdik.



    
    Meşhur kahveciye girdik. Zira manzarası pek güzel. Biten güne karşı, kardeşimle ve beraber büyüdüğümüz, uzun yıllar anne tarafından tek kuzenimiz olduğu için kardeş gördüğümüz kuzenimle birlikte sohbete daldık. 


    
    
    Sömestr nedeniyle alınan izinler, kapanan okullar ailecek geçirilen birkaç keyifli gün yaşattı bize. Evet Bodrum güzel ve her ziyaretimizde mutlu ediyor bizi. 
Ancak bizim için Bodrum'un en güzel yanı işte bu:)

        Ailenin en küçüğü ve uzakta olduğu için en çok özleneni olan bu küçük hanım, küçük Parem döküyor aslında bizi yollara. Gittik, gördük, döndük ve şimdiden özledik.