21 Mayıs 2017 Pazar

REFİKA'NIN ADATEPE'Sİ, ATHENA'NIN ASSOS'U...

    Nisan ayının ilk haftasında, yeni gelen baharın enerjisiyle düşmüştük yollara. Ve kısa ama dolu dolu bir Kuzey Ege turu gerçekleştirmiştik. Tadı damağımızda kalan Ayvalık ve Cunda gezisini içeren ilk günümüzü anlattım. Sıra ikinci gün erkenden ulaştığımız Adatepe Köyü ve kısa bir eklemeyle Assos-Behramkale'de. Bir önceki gün Balıkesir'deyken bugün Çanakkale'ye uzanıyoruz.

    Adatepe, Antik Yunan mitolojisinin kutsal dağı İda'nın yani Kaz Dağı'nın eteklerine kurulmuş bir köy. Edremit Körfezi'nin kuzeyinde yer alan Kaz Dağı, hem bitki örtüsü ve oksijeni bol havasıyla meşhur, hem de efsaneleriyle... Egeli ozan Homeros'un İlyada destanında bu dağda olan bitenler hakkında neler anlatılmaz ki? Zeus, Hera, Aphrodite, Apollon ve nice mitolojik tanrının aşklarının, entrikalarının, şölenlerinin, güç savaşlarının izleri vardır İda'da. Günlük karmaşalardan uzaklaşıp yolunu bu eşsiz mekana düşürmüş, adeta meditasyon yapar gibi ortamla bütünleşebilmiş birinin çam ve zeytin ağaçlarının arasından esen rüzgarların içinde destansı fısıltılar duyması olağandır. Bir zamanlar bu topraklarda yaşamış insanların Zeus'a hediyeler sundukları Zeus Altar'ına tırmanırken kalabalık bir gruptuk ancak yine de kendimi soyutlayıp mis gibi kokan ormanın ve geçmiş zamanların geçip giden yaşayanlarının enerjisiyle bütünleşebildim. Sabahın erken saatlerinde Adatepe Köyü'nün merkezine gitmeden önce o yüksek noktaya ulaşmak için yaptığımız yürüyüş enfes bir deneyimdi. Muhteşem Ege Denizi manzarası da işin bonusu oldu.
    
    Yine aynı mis kokulu yoldan inerek ulaşılan Adatepe Köyü, daha uzaktan kendini belli eden bir romantizme sahip. İlk görüşte aşık oldum diyebilirim.
     
Şu köy meydanının güzelliğine, köy bakkalının şirinliğine ne demeli?


    
    Köyün sokaklarını gezmeye başlamadan önce meydanda kuş cıvıltıları eşliğinde enfes otlu gözlemeler yedik, buz gibi karadut suları içtik. Devamında leylaklarla bezeli taş sokaklara attık kendimizi.
    
    Antik dönemlere uzanan geçmişe sahip Adatepe'de Türk yerleşimi Selçuklular zamanında başlamış. 19.yy.da gelen Rumlarla iç içe süren yaşantı Mübadele ile son bulmuş. Söz konusu zamanlarda oldukça zengin ve kalabalık olan köy, 1950'lerden sonra dışarıya göç vermeye başlamış, nüfus fazlasıyla azalmış. Bakımsızlığın yıpratmaya başladığı Adatepe, 1989 yılında SİT alanı ilan edilmiş. İyi de olmuş. Şehirli pek çok insan burada aldığı evleri restore ettirmişler. Evlerin bir kısmı sanat atölyeleri olarak kullanılır hale gelmiş. Örneğin birkaç senedir Facebook üzerinden takip ettiğim Adatepe Taşmektep'te çok isteyip katılamasam da ilgimi çeken seminerler ve atölye çalışmaları olduğunu görüyorum. Meraklısı için bir not düşeyim.



    Tur programı dahilinde verilen serbest süre sonunda Adatepe Köyü'nü bırakmak benim için gerçekten zor oldu. Güzelim taş evlerden birine sahip olmanın hayalini kurdum. Bahar ve yaz aylarında ayrılmazdım oradan. Kuş cıvıltıları içinde yaşar giderdik. Denize girmek istediğimizde hemen birkaç kilometre aşağıdaki Küçükkuyu'ya inerdik. Gerçekleşmesi şu an için zor bir hayal. Ama yine de hayal kurmak iyidir:)

    Ege Bölgesi malum zeytin bölgesi. Adatepe'nin sahil kısmı sayılan Küçükuyu'da enfes bir zeytinyağı müzesi yer alıyor. Gittik, gördük, zeytinin hikayesini dinledik.
    
    Tarihi sabun fabrikası restore edilerek Adatepe Zeytinyağı Fabrika-Müzesi'ne dönüştürülmüş. İnsanla yaşıt birkaç özel bitkiden biri olan, bütün ağaçların ilki sayılan ve ne mutlu ki ülkemiz topraklarında da yetişen zeytine ait bir müzenin varlığı sevindirici.
    
    Müzenin bir de zeytinyağından kolonyaya kadar pek çok zeytin özlü ürünün yer aldığı dükkanı mevcut. Girişinde Nazım Hikmet'in dizelerini taşıyan hoş bir dükkan burası.
 
 
    Ambalajın üzerinde görülen ürün logosunun hikayesi ise ayrı güzellikte. 
Adatepe Zeytinyağı ile özdeşleşmiş resimdeki Rum kızının adı Refika. Bir arada yaşanan günlerden yadigar bir isim. Zamanında bu köyde yaşamış, çok sevilmiş. Güzel, yardımsever ve neşeliymiş. Düğünlerde ve hatta zeytin toplarken bağlarda şarkılar söylermiş. Mübadele sonucu köyden ayrılıp Yunanistan'a geçmek zorunda kalmış. Türkler çok özlemişler Refika'yı, unutamamışlar. Yıllar sonra Yunanistan'da izi sürülmüş ve Sakız Adası'nda bir antikacıda bulunan, Refika'ya ait olduğu düşünülen bir resim köye getirilmiş, yaşlılara gösterilmiş. Onlar da bu kızın Refika olduğunu söylemişler. Resim ona ait olsun ya da olmasın, Refika bir anlamda Adatepe'de yaşamaya devam ediyor.
 
    Benim mağazadan aldıklarım bunlar. Zeytinyağı ve sabun. Kaz Dağı bölgesinin yağını ilk kez tattım. Çok hafif ve kokusuz bir yağ bu. Anladım ki ben daha zeytin zeytin kokanını seviyormuşum. Baba tarafından Gemlikli olduğum için olsa gerek:) Hepsi çok sağlıklı tabii ve kimi kokusuz olanını tercih eder ama bana kalırsa memleketimin yağı çok daha başka. Adatepe Dükkan'da zeytin özlü ürünler bu kadar değil. Çeşit çok. Sabunları enfesti mesela. 
    İlgilenenler için link adresini buraya bırakıyorum: Adatepe Zeytinyağı
   
    Kuzey Ege Bölgesi'nde gezecek görecek o kadar çok yer var ki... Assos, bugünkü ismiyle Behramkale bunlardan biri. Hafta sonunu kapsayan mini turumuzun son durağı.
    
    Uzun yıllar önce kalabalık bir grup halinde hafta sonu için Assos'a gelmiş, koylardan birinde yer alan otelimizden ayrılmamıştık. Kalabalık olup kısa süreliğine gelince ve deniz de içinden çıkmayı istemeyecek kadar güzel olunca kaçınılmazdı bu durum. 
Yani o zaman Assos antik kentini, Behramkale Köyü'nü, antik limanı görme fırsatı bulamamıştım. Bu tur bahsettiğim yerleri görme açısından iyi oldu. Yalnız tadı damağımda kaldı diyebilirim. Böylece bir yaz tatilini dolu dolu bu civarda geçirmeyi kafaya koydum.

     Assos'ta zaman adeta durmuş. Yaz mevsiminin kalabalığı bastırmadan bahar aylarında gezmek tarihe yolculuk yapmak gibi. Hem de hem Antik Yunan dünyasına hem de Osmanlı zamanına ayrı ayrı yapılan bir yolculuk bu. Kronolojik sırayla gidersek önce antik dönemlere değinmek gerekiyor.
    Assos'ta M.Ö 6.yy.'da kurulan antik kent, Athena Tapınağı'yla ve Amfi tiyatrosuyla dikkat çekiyor. Bizim için antik kentin en yüksek tepesindeki tapınağa çıkmak mümkün olmadı, uzaktan bakmakla yetindik. Oysa ki zeka ve savaş tanrıçası, sanatın koruyucusu Athena'ya adanmış bu tapınak, dor tarzını Anadolu'da ilk yansıtan örnek olması ve Assos'a özgü güçlü andezit taşından yapılmasıyla ilginçti.
       
    Madem tapınağa çıkamadık o zaman biz de antik kentin amfi tiyatrosunda zaman yolculuğu yaparız. Üstelik hava mis gibi. Karşımızda tüm netliğiyle Midilli Adası...

    Amfi tiyatronun zaman içinde depremlerle yıkılan bölümleri ve oturma sıraları restore edilerek ayağa kaldırılmış. Yani tamamen orijinal haliyle günümüze ulaşmış diyemeyiz. Ancak yine de muhteşem Ege'ye karşı öyle bir havası var ki beni antik dönem insanlarının zevkine, sanata verdiği öneme bir kez daha hayran bıraktı. Bu tiyatronun günümüzde festivallere, konserlere ev sahipliği yaptığını belirtmek isterim. Fırsat olduğunda, güzel bir yaz akşamında yıldızların altında, bir yanında Athena Tapınağı, bir yanında Ege Denizi, sanat dolu bir gece geçirmek şahane olurdu.

    Yükseklerdeki tapınak ve tiyatro ne kadar etkileyiciyse Assos antik kentinin liman kısmı da ayrı güzellikte. Bu liman ki zamanında bölgenin en büyüğü olma özelliğinde. Doğu'ya yapılan ihracat, Assos'u önemli kılan unsurlardan biri. 

    
    Bilhassa Assos'a özgü andezit taşıyla yapılmış lahitler tüm Akdeniz'e buradan yollanırmış. Romalı yazar Plinius'un "et yiyen" dediği bu taşla yapılmış lahitleri övmesiyle en önemli ihraç ürünü haline gelmiş. Liman, ticari açıdan Osmanlı zamanında da önemini korumuş. 

       
    Assos antik kentinin ve Osmanlı'nın Behramkalesi'nin limanı bugün SİT alanı içerisinde yer alan, turizme adanmış fazlasıyla romantik bir bölge. Kıyı boyu dizilmiş tarihi taş binaların çoğu restoran ve otel olarak hizmet veriyor. Turistik İtalya ve Yunanistan kıyı kentlerinden hiçbir farkı yok. Daha bugün gazetede yöre halkının tarihi dokuya aykırı olarak yapılmak istenen betonarme bir otel için mücadele verdiğini okudum. Sanırım benim de görüp Assos'a  hiç yakıştıramadığım inşaattı bu. Birileri kazanacak diye güzelim doğaya zarar vermek, tarihi dokuyu bozmak niye? Bu öyle bir haksızlık ki! Olmayacak yerlere otel konduranlar ve buna izin verenler dışında herkese, insanlığa yapılan haksızlıklar bunlar. Çok üzücü. Antik dönemi referans göstererek Assos'u yeniden liman kenti yapma (turistik amaçlarla) gibi bir düşünce ve çalışma olduğunu da okudum. Umarım bu yapılacaksa tarihi dokuya zarar vermeden gerçekleştirilir. 

    Osmanlı zamanında kurulan köy dikkate alındığında Assos yerine Behramkale demek daha uygun düşecek. Bu tarihlerdeki yerleşim, liman kısmından çıkılan yokuşla vardığımız köyde gerçekleşmiş. 
Gezi arkadaşım annem:)

     Bölgeye özgü taş evlerin donattığı bozulmamış sokaklar ayrılmak istemeyeceğiniz türden. Ancak Adatepe'de rastlanan sakinlik burada yok. Fazlasıyla turistlere yönelik bir alışveriş durumu mevcut. Dükkan sahipleri değil belki ama yerel kıyafetli teyzeler biraz ısrarcılar. Ekmeklerinin derdinde oldukları için aslında onlar da kendilerince haklılar. Bir tanesi fotoğrafını çekmek isteyen inatçı gruba "bir şey almıyorsun, çekemezsin" diyerek öyle bir kızdı ve hem söylenip hem yüzünü sakladı ki orada da farklı sebeplerden hak verdim.

     Assos-Behramkale bölümünü şöyle güzel bir fotoğrafla sonlandırmanın yeridir. Fırsat olursa, gitmedinizse, gidiniz görünüz. Aristo'nun birkaç yılını geçirdiği ve hatta bir felsefe okulu kurduğu Assos hakikaten insana var oluşu, dünyayı, evreni sorgulatacak nitelikte. Ya da ben böyle tarih ve doğayla iç içe yerlerde kendimden geçiyorum. Bilemiyorum:)

    
    Kuzey Ege Bölgesi'nde az zamanda bu kadar çok yer gördük işte. Ve daha görülmesi gereken o kadar çok köy, o kadar çok antik kent, o kadar çok sahil kasabası, kilisesi, camisi, müzesi var ki. Ve tadılması gereken pek çok lezzeti. Gez gez bitmez, anlat anlat bitmez bir bölge burası. Tıpkı Türkiye'nin yedi ayrı bölgesi ve hatta her bölgenin ayrı ayrı bölümleri gibi. Kendim için de bu yazıyı okuyan için de gezip görme adına hoş fırsatlar, fırsat yaratmalar diliyorum. Yazı gezilerimiz çok olsun efendim:)




                      
                      -Cunda Adası'ndan Şeytan Sofrası'na...







3 Mayıs 2017 Çarşamba

CUNDA ADASI'NDAN ŞEYTAN SOFRASI'NA...

    "Hellen mitolojisine göre ünlü kahraman Theseus, Girit Adası'ndaki Minotauros canavarını öldürmeye giderken babası Atina Kralı Aigaios'a başarı ile dönerse gemisine beyaz yelken çekeceğini söyler. Ancak Theseus, Minotauros'u öldürdükten sonra dönerken verdiği sözü unutur ve gemisi limana kara yelken ile girer. Oğlunun dönüşünü özlemle gözleyen Aigaios kara yelkenleri görünce onun öldüğünü sanarak kendini denize atar. Böylece boğulduğu denize Aigaios Pontos (Aigaios Denizi) adı verilir" * İşte bu deniz, zamanla dilimizde "Ege" halini alan ve kıyılarıyla birlikte ülkemizin en güzel bölümlerinden olan Ege Denizi'dir. Yazımızın konusu ise 
Ege Denizi'nin vazgeçilmez adalarından "Cunda Adası". Diğer ismiyle söyleyecek olursak, Cunda'yı işgalcilerden korumak için ilk kurşunu atarak bölgede milli mücadeleyi başlatan kahramana atfedilen "Ali Bey Adası".
    Bir önceki yazıyla anlatmaya başladığım Kuzey Ege turumuzun Ayvalık'tan sonra ikinci durağıydı Cunda. Ayvalık'a bağlı irili ufaklı adalar içerisinde en büyüğü ve yerleşime açık olanı. En son 22 yıl önce gittiğim bu güzel adada, normal şartlarda asla yetmeyecek birkaç saat geçirdik.
    İlk durağımız Sevim ve Necdet Kent Kitaplığı... Cunda ziyaretinde muhakkak görülmesi gereken şahane bir müze burası. Hikayesiyle şahane, tarihi binasıyla şahane, manzarasıyla şahane...

    Müze, Cunda'ya gönül vermiş iş adamı Rahmi Koç ve dolayısıyla Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından restore edilmiş eski bir manastır ve ona bağlı değirmenden oluşuyor. Koleksiyonundaki kitaplar, II.Dünya Savaşı sırasında Marsilya'da görevli olduğu sırada toplama kampına gitmekte olan treni durdurarak onlarca Musevi'yi Türk pasaportuyla kurtaran ve üstün hizmet madalyasıyla ödüllendirilen ünlü diplomat Necdet Kent'e ait. Babasının kitaplarını müzeye bağışlayarak Cunda'ya eşsiz bir kütüphane kazandıran isim ise oğul Muhtar Kent. Kendisini henüz devrettiği Coca Cola CEO'luğu ile tanıyoruz. Anne Sevim Kent  Ayvalık doğumlu ressam ve seramik sanatçısı.
   
    Kitaplığın bulunduğu mevkiye Aşıklar Tepesi denmekte. Söylentiye göre Sevim Hanım ve Necdet Bey'in tanıştıkları, aşık oldukları yermiş. Bu konuda rehberimizin yalancısıyım. Doğruysa da hoş, müzeye ilgi çeken bir hikaye olsa da hoş...

    Müzenin önünde yer alan kafeteryanın bahçesinde oturup önümüzde uzanan 
Ege Denizi'nin gözlere bayram maviliğini doyasıya seyretmek isterdim. Ancak vakit dardı. Arkamda tarihi bir manastır ve değirmenin, önümde sonsuz maviliğin yer aldığı hayalleri bir sonraki ziyarete erteledim. Hatta madem Aşıklar Tepesi burası, bu sefer yanımda eşim olmalı. Yıllar önce genç evliler olarak gittiğimizde harabe olan yapıyı tabii ki görmemiştik. O zaman yaşasın Koç Vakfı diye bağlarım ben bu konuyu:)
   
    Aşıklar Tepesi'ndeki ziyaretimizin ardından hep beraber adanın merkezine döndük ve ufak bir turdan sonra, belli bir saatte buluşmak üzere dağıldık. Biz serbest zamanımızın ilk bölümünü Taksiyarhis Kilisesi'nde, yani Rahmi Koç Müzesi'nde geçirmek istedik ve rotamızı binanın bulunduğu sokağa yönelttik.
    İstanbul ve Ankara'daki Rahmi Koç Müzeleri'nin devamı niteliğindeki bu müze, 19.yy.'dan kalan Rum kilisesi Taksiyarhis'in restore edilmesiyle hayata geçirilmiş. 
Yine az önce bahsettiğim vakıf tarafından... Seneler önceki harap halini çok iyi hatırlıyorum. O harap bina işte şimdi böyle şahane bir müze olarak kültür turizmine sunulmuş.
    Taksiyarhis, Ortodoks inancında koruyucu baş melekler Cebrail ve Mikhail'i simgeleyen bir kelime. Yani Ayvalık'ta Rum nüfusun yaşadığı dönemde baş meleklere adanmış bir kilise burası. Bölgenin ünlü sarımsak taşıyla yapılmış Neo Klasik bir yapı.
    Müze'nin koleksiyonu İstanbul ve Ankara'daki ile aynı özellikte. Sanayi ürünlerinden oyuncaklara kadar geçmişten bugüne ulaşabilmiş pek çok obje ziyaretçileri zamanda yolculuğa çıkarıyor.



    Adanın anıtsal yapısı Taksiyarhis'i ayağa kalkmış halde görmenin mutluluğunu ardımızda bırakıp, guruldayan midelerimizi meşhur balıkçılarda susturmak üzere sahile doğru yola koyuluyoruz.







    Cunda sahilinde birbiri ardına dizilmiş balıkçılarda denize karşı konuşlanmış güneşli bahar gününün keyfini çıkaran bir kalabalık vardı. Biz de bir tanesini gözümüze kestirip oturduk. Bölgenin meşhur balığı Papalina'nın mevsimi olmadığı için onun tadına bakamadık ancak Ayvalık'a gelmişken balık yemeden dönülmeyeceğini biliyorduk. 
Biz de kurala uyduk.
    Balık üstü kahve tabii ki meşhur Taş Kahve'den. Yıllar öncesinden her daim huzurla hatırladığım bu kahveye bayılıyorum. Girit göçmeni Hüseyin Bey'le can bulan 
Taş Kahve bugün aynı ailenin fertleri tarafından işletilmekte. Yine sarımsak taşıyla inşa edilmiş, klasik Cunda Rum mimarisini yansıtan binanın içerisinde oturmak da önünde olmak kadar keyifli. Yüksek tavanlar, kemerli ve vitraylı rengarenk pencereler kahvemize eşlik eden güzellikler.


   
    Cunda Adası'nda geçirdiğimiz birkaç saati Taş Kahve'de sonlandırdık. Bir sonraki ziyaretimin en az 2-3 gün olmasını dileyerek ayrıldım adadan. Aklımda 1923 yılında yaşanan mübadele sonucu bu topraklardan Yunanistan'a gitmek zorunda kalan Rumlar ile Yunanistan'dan Türkiye'ye gelen Türkler vardı. Doğup büyüdüğün yerleri bir daha görmemecesine bırakıp gitmek çok zor olmalı. Suyun her iki yakasında bugün keyifle gezilen pek çok yer, karşı kıyıdan kim bilir kimlerin burnunu sızlattı senelerce. Düşünmemek imkansız.

    Konusu ağırlıklı olarak Cunda Adası olsa da, bu yazıyı Kuzey Ege turumuzun ilk gününün son seyirlik noktası olan Şeytan Sofrası'yla bitirmek gerekir. Ege'ye yolu düşmemiş kimselerin bile ismini duyduğu bir yer Şeytan Sofrası. Ayvalık adaları ile Midilli Adası manzarasına hakim, güneşin batışının en iyi gözlemlendiği noktalardan biri. Rivayetlere dayanan hikayeleri de cabası...
    Bir gece konaklayacağımız otelimizin bulunduğu Sarımsaklı'ya gitmeden önce uğradık Şeytan Sofrası'na. Grubumuzdan kimileri hemen şeytana ait olduğu söylenen ayak izine koşup çevresindeki uygun yerlere dilek çaputları bağlarken, diğer kısım bir an önce muhteşem manzarayı fotoğraflamak derdine düştü. Dileklerinin gerçek olmasını isteyen aynı kişilerin bir sonraki gün uğradığımız Zeus Altarı'nda Zeus'a da isteklerini sunması bana ilginç geldi doğrusu. Neyse... Şimdi yeri olmayan derin mevzular bunlar. 
    Bu tepede hakikaten ayak izine benzeyen bir çukur yer alıyor. Çevresi tellerle sarılarak korumaya alınmış. (Fotoğraflamak için zor bir pozisyonda olduğundan o işe girişmedim). Antik çağlardan günümüze gelen efsaneye göre, olayların vuku bulduğu İda Dağı'ndan yani günümüzün Kaz Dağları'ndan Zeus tarafından kovulan Şeytan, kaçarken bu ayak izini bırakmış. Diğer ayağının izi Midilli Adası'ndaymış. 
    Bir başka söylentiye göre ise buraya Şeytan Sofrası denmesinin sebebi, zamanında bölgede yaşanan kıtlığın sorumlusu olarak görülen "Şeytan" lakaplı, mistik bir münzevinin varlığı. Lakabıyla müsemma bu şahıs kendisini linç etmeye gelenlere öyle bir ziyafet sofrası hazırlamış ki millet onu unutup yemeklere dalınca kaçıvermiş. Tepenin adı olmuş sana Şeytan Sofrası. Mantıklı:)
    Her turistik seyir tepesinde olduğu gibi Şeytan Sofrası'nda da vakit geçirilebilecek kafeteryalar mevcut. Burası, Ayvalık civarına yapılacak bir seyahatte görülmezse eksik kalınacak noktalardan biri.

    "Şimdi orada olmak vardı" diyerek bitiriyorum sözlerimi. Ayvalık ve Cunda'yı yeniden görmek güzeldi. Bir sonraki durağımız muhteşem Adatepe Köyü olacak ve devamında Assos...




      * Ekrem Akurgal / Anadolu Kültür Tarihi - Tübitak Yayınları

      İlgili Yazılar: -Kuzey Ege Turunu Ayvalık'la Başlatıyorum 
                            - Refika'nın Adatepe'si, Athena'nın Assos'u







 

1 Mayıs 2017 Pazartesi

KUZEY EGE TURUNU AYVALIK'LA BAŞLATIYORUM!

    Sosyal medyada gördüğüm üzere TEOG'u atlatan, 1 Mayıs'ta izni kapan herkes kendini tatillere, gezmelere atmış:) Nihayet güneş de yüzünü gösterdiği için bu ara küçüklü büyüklü seyahatler çok olur. O zaman ufak bir gezi önerisi de benden gelsin.
    Nisan ayının ilk hafta sonu annem ve çocukluk arkadaşımla birlikte Ayvalık-Cunda-Assos-Kaz Dağları turuna katıldık. Buna Kuzey Ege veya Edremit Körfezi gezisi de diyebiliriz. İstanbul'dan çıkan otobüslerin oluk oluk Alaçatı Ot Festivali'ne aktığı 
hafta sonunda bu güzergahı tercih etmemiz yerinde bir karar oldu. 
Sakin sakin gezdik, yeşile ve maviye doyduk.
Ayvalık
    Daha önce aslında tur programı çerçevesinde gezmekten hoşlanmadığımdan bahsetmiştim. Herhangi bir yeri kendi planlamanla, kimseye tabii olmadan, zaman sorunu yaşamadan gezmek en güzeli ancak arada sırada, özellikle de bahar mevsimlerinde böylesi ufak kaçamaklar fena olmuyor. Tabii böyle düşünmemde artık yolcuların ortak gezi programlarına alışmış olmasının da rolü var. Uzun bir aradan sonra ikinci kez kültür turuna katılıyorum, herkesin programa harfiyen uyması, ekstra gereksiz taleplerde bulunulmaması, otobüste şarkı türkü fıkra vs. işlerine girilmemesi güzel. Seneler önce bunları gözlemlemiştim ve hiç hoşlanmamıştım.
    Gevezeliği kesip gezmeye başlasam iyi olacak. Bir cuma akşamı kadın ağırlıklı ekibimizle çıktık yola. (Bu tip gezilerde birkaç çift oluyor fakat büyük çoğunluk birbirleriyle arkadaş ya da akraba pozisyonundaki her yaşta kadınlardan oluşuyor:) ) Sabahın erken saatlerinde Edremit'te güzel bir kahvaltı yaptık. Kendi imkanlarıyla o taraflardan geçecek olanlara Ova Kahvaltı'yı tavsiye ederim. Yeşilçam filmleri temalı bahçesiyle, duvarlardaki Atatürk resimleriyle, iç mekanda soba üzerinde kaynayan demlik demlik çayıyla, dışarıda renk renk çiçekleriyle ben bu mekanı çok sevdim.


   
    Kahvaltımızın ardından, giderek yükselen ve ışıl ışıl parlamaya başlayan güneşin eşliğinde Ayvalık'a doğru yola koyulduk. Her tur programı dahilinde ara sıra verilen panoramik fotoğraf molalarını atlayarak gezimizin belli başlı noktalarından bahsetmek istiyorum. Zira şimdi düşününce anlıyorum ki epeyi yer görmüşüz ve burada her ayrıntıdan bahsetmek yazıyı gereksizce uzatacak. O zaman şimdi buyurun Ayvalık merkeze...
    En son 22 yıl önce gittiğim zamanlardan daha tenha hatırladığım Ayvalık sokakları baharla birlikte canlanmış. Günden güne artan yerli gezgin sayısı ben görmeyeli Ayvalık'ı daha turistik hale getirmiş.



    Balıkesir'in turistik ilçesi Ayvalık'ta bulunan arkeolojik eserlere dayanarak Helenistik Dönem ve Roma İmparatorluğu dönemlerinin önemi belgelenmekte. Beldede bugün gezginler tarafından solunan tarihi hava ise Rum nüfusun ağırlıklı olduğu 19.yy'ın esintisini taşıyor. 18.yy.'ın ikinci yarısında Osmanlı'dan belli bir süre özerlik kazanarak ekonomik özgürlüğe kavuşmasıyla zenginleşen Ayvalık'ta, 1800'lü yıllarda inşa edilmiş kiliselerden evrilerek bugün bizim için ibadethane olan Saatli Cami ve Çınarlı Cami bahsettiğim örneklerden yalnızca ikisi. 
Saatli Cami
    Ayvalık merkezde bize verilen serbest zaman içerisinde, mübadele öncesi Rum nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı sokakların iki yanına dizilmiş tarihi evler arasında gezerek geçmişle hemhal olduk. Bu keyifli saatleri sonlandırıp Cunda Adası'na uzanmadan önce, Güler Tatlıhanesi'nin meşhur sakızlı kurabiyelerinden almasak olmazdı. O işlemi de tamamladık. Turist olmak yerel tatları es geçmemeyi gerektirir ne de olsa. 
    Gezi yazılarımı genellikle tek seferde düzenlerim fakat tam da şu anda bu seyahati parça parça anlatmaya karar verdim:) Çünkü daha sırada Cunda Adası var, Rahmi Koç Müzesi var, Sevim-Necdet Kent Kitaplığı var, Assos Antik Kenti var, Behramkale var, Adatepe Köyü var, Zeytinyağı Fabrikası Müzesi var, Kaz Dağları'nın bol oksijenli havası var. Madem hepsini yazmak istiyorum, hazır yolumuz uzunken bu sefer farklı davranıp adım adım gitmek en iyisi olacak. O zaman Cunda Adası'nda görüşmek üzere...


      İlgili Yazı : -Cunda Adası'ndan Şeytan Sofrası'na... 
                        -Refika'nın Adatepe'si, Athena'nın Assos'u











25 Nisan 2017 Salı

DOĞUM GÜNÜ ORGANİZASYONU BİZDEN SORULUR! :)

    Yeğenim Nisan'ın doğum günü için yaptığım amigurumi Hermione bebeği paylaşmıştım. Asıl parti sürprizlerini sonraya sakladım:) Geçtiğimiz cumartesi günü Nisan'ın 12.doğum gününü kutladık. Her sene enteresan şeyler bularak bizi koşturma ustası, zevkli ve keyifli yeğenim bu aralar Harry Potter'a, Hermione'ye ve özelde 
Emma Watson'a kafayı taktığı için doğum günü partisinin temasını da belirlemiş oldu. Günler öncesinden başladık araştırmaya ve bir oda dolusu sevimli ergen için hoş şeyler çıkardık ortaya. Nisan daha dünyaya gelmemişken ben Harry Potter hastası olduğum için oldukça da keyif aldım bu işten. İş kadını çizgisinden asla çıkmayan, 
her daim zıt zevklere ve uğraşlara sahip olduğumuz kardeşim de çalıştı ama konuya uzaklığıyla bazen bizi çıldırttı:) Sonuçta şunlar çıktı ortaya:


    Peron 9 3/4'ten Hogwarts Ekspresi'ne geçiş yapıyoruz.

    Masamız hazır. Bardak ve tabaklarımız Harry Potter desenli. Geniş duvarda 
Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nun dört sınıfının bayrakları asılı. Diğer duvar kanadında Nisan'ın filmlerden seçtiği sahneler var. Tavanımız sarı-siyah uçan balonlarla dolu fakat onlar fotoğrafta yer almamışlar.
    
    Masanın ortasına iksir kavanozumuzu da kondurduk. Çocuklar buna bayıldılar tabii. Gıda boyasıyla renklendirdiğimiz suya ara sıra kuru buz atarak sihirler yaptık. 
 
    Bu şekerleri üşenmeyip gittim ve Balyumruk Şekerci Dükkanı'ndan aldım. Yok yok, kavanozları züccaciyeciden alıp içini bonibon ve M&M'lerle doldurdum:) Bilen bilir ama bilmeyenler için söyleyeyim renkler ve armalar yine dört adet Hogwarts sınıfına ait.
   
    Hadi kendi yaptıklarımdan devam edeyim. Büyücülerin favori sporu Quidditch'in altın topları Snitch'leri ellerimle yaptım. Fikir Pinterest'ten,  kanatların çizimi, boyaması, kesmesi ve Ferrero Rocher çikolatalara eklemesi benden.
    Minik cupcakeleri de ben yaptım. Hem de ilk kez cupcake denedim. Kremanın üzerindeki bakır renkli topları Migros'ta bulduğumda çok sevinmiştim. Çünkü konsepte uydular. Kürdanların üzerindeki çıkartmaları bulup bastırması anne ve babadandı, 
son haline getirmesi benden.
 
    Kurabiyeleri biz yapmadık. Onlar hazır. 
    Yukarıdaki fotoğraftan anlaşılacağı üzere her ne kadar İngiltere dolaylarına uzanıp sihir alemine dalsak da zeytinyağlı yaprak sarmadan vazgeçmemiz imkansız:)


  Ve pastamız... Pastayı ben de o gün gördüm, bana da sürpriz oldu.


     Ara ara duvarlarda yine kardeşimin internetten indirdiği, eşinin bastırdığı dekoratif ayrıntılar vardı. Ve tabii ellerde tutarak fotoğraf çektirmeye yarayan kartonetler. 
 
    Ve bir ayrıntı daha... Emma Watson hayranı Nisan, Hermione karakterinin Bill ve Fleur'un düğününde giydiği elbisenin aynısını yaptırmayı başardı:) 
    Yaşı itibariyle seneye evde parti vermek istemeyeceğini düşündüğümüz için 
bu sene de organizasyonu geniş tuttuk:) Biz yine kendi aramızda kutlamalara devam ederiz tabii ve ben enerjim yerindeyse ailem için değişik şeyler hazırlamayı seviyorum ancak Nisan bu tip bir partiyi belli bir süre çocuksu bulacaktır. Bu fotoğraf ve videolar bize güzel birer anı olarak kalacak. Bir tanecik yeğenimi çok seviyorum. Zor doğdu, biraz zor büyüdü, sıkıntılı zamanları oldu. Üzerine düştük, asla şımarmadı. O bizim gözbebeğimiz, kıymetlimiz, neşemizdir... Nice mutlu yılları olsun inşallah. Sayesinde güldük, eğlendik. Doğum günü organizasyonu yapılacaksa bizi arayınız:)
    

    Son bir şey daha... Bu postu hazırlarken aklıma konuyla alakalı Temmuz/2013 tarihli eski bir yazım geldi. İlgilenenler için hatırlatmak isterim. 
Link burada: HARRY POTTER'LA BÜYÜYEN ÇOCUK