30 Aralık 2015 Çarşamba

YENİ YILDA ÇOK MUTLU OLUN!

 
   
    Bakıyorum da "eskisi nasıl geçti ki yenisinden beklentimiz olsun" düşüncesinde ve söyleminde olan çok bu sene. Haklılar... Ama insanız işte... Umut etmekten vazgeçmek zor. 
    Ey bu yazıyı okuyan güzel insan! Dilerim ki, senin için, sevdiklerin için, 2016'da iyilikler çok daha fazla olsun. Gülümsemen, sağlığın, huzurun eksik olmasın. 
Bu yazıyı yazan için de aynı şeyler geçerli tabii:)
    Herkese mutlu bir yıl diliyorum!







28 Aralık 2015 Pazartesi

NOSTALJİK PAZARTESİ VE YAKIŞIKLI TÜRK DİPLOMAT

    Bu hafta Nostaljik Pazartesi'de yine bir dizi var ama diziye bağlı çok da ilginç bir hikaye var. 14.Eylül.2013 tarihinde yazmışım. Buyurunuz efendim: 


DOWNTOWN ABBEY VE KEMAL PAMUK



    Bugünlerde Downtown Abbey'e takmış durumdayım. Downtown Abbey, 3 sezon yayınlanmış olan bir İngiliz dönem dizisi. 4.sezon da başlamak üzere. 
    Dönem filmlerine, romanlarına ve dizilerine bayılırım. Bu diziye de bayıldım.                 Belli ki cümle alem sevmiş diziyi. Çünkü Emmy dahil birçok ödüle layık görülmüş. 
    Diziyi uzun uzun anlatacak değilim. 1912 yılında bir malikanede başladığını, 1.Dünya Savaşı ve sonrasında devam ettiğini, malikanenin soylu sahiplerinin yanı sıra hizmetlilerinin de yaşamını anlattığını söyleyebilirim. Kostümlerin, dekorun şahaneliğini de eklemek isterim. 
    Benim asıl bahsetmek istediğim, Kemal Pamuk ismiyle dizide kısa ama önemli bir yer bulan Türk diplomatın yansıtılış biçimi. Seyretmeyenler hemen "yoksa kötü mü tanıtmışlar?" diye düşünmesinler. Tam tersi... Pek güzel, pek hoş tanıtmışlar Türk diplomatı:) 
    Şöyle ki:
    Efendim, bir gün malikaneye ziyarete gelen akrabalardan bir lord, yanında Türk büyükelçiliğinden arkadaşı Kemal Pamuk'u da getiriyor. At üzerinde rüzgar gibi malikanenin bahçesine dalan diplomatımız, evin hanımı ve 3 kızının yanı sıra hizmetçileri bile kendine hayran bırakıyor:) Kadınlar mest olmuş bir şekilde "Hiç Türk'e benzemiyor" diyorlar. Bir tanesi "tanıdığım hiçbir İngiliz'e de benzemiyor" diyor. Ben de, Türkleri yabancı filmlerde ve dizilerde kara kuru, kaba saba, illaki kafasında fesiyle göstermelerine alışık bir Türk izleyici olarak bu noktada mest oluyorum:) "Bravo! Bravo!" diyerek alkış tutacak kıvamda seyrediyorum devamını. Alışık değiliz biz böyle gösterilmeye. Haksız mıyım? Fonda Arap müziği falan da çalmıyordu üstelik.
   
Mr.Pamuğğğk ve Mary:))

    Kemal Pamuk, çok yakışıklı ve çapkın. Giyimine, kuşamına düşkün, titiz. Aynı zamanda bilgili, görgülü ve başarılı da... Evin en büyük kızı Mary'yle daha akşam yemeğinde başlayan flörtleri, gece Mary'nin odasında devam ediyor. Kemal Pamuk, Mary'ye onunla evlenemeyeceğini ama birlikte hoş saatler geçirebileceklerini kafadan belirtiyor:) Mary önce nazlansa da, Kemal'e karşı koyamıyor. Ama güzel şeyler çabuk biter. Genç ve yakışıklı diplomatımız Mary'nin kollarında ölüveriyor:( Evet. Cidden ölüyor. Aniden. Küt diye. Mary, hizmetçisini ve annesini ağlaya ağlaya uyandırıyor. 3 kadın birlikte Pamuk'u odasına taşıyorlar. Çünkü Mary'nin kollarında öldüğü bilinirse uluslararası bir skandal çıkacağı gibi, Mary bir daha asla ve asla koca bulamaz. Ve o tarihte kızlara babalarından miras kalmadığı için zengin birer koca bulmaktan başka şansları yok. Mary "ama çok yakışıklıydı" diye ağlaya ağlaya Pamuk'un gözlerini kapatıyor:) Daha sonra diplomatımızla geçirdiği dakikaları "mutluluğa en yaklaştığım andı" şeklinde tanımlayarak gönlümüzü bir kez daha fethediyor. 
    Kemal Pamuk karakterine tüm izleyiciler bayılmış. Yazarlar belli ki Kemal ismini Mustafa Kemal'den, Pamuk soyadını ise Orhan Pamuk'tan almışlar. Bizde bir köşe yazarı Kemal isminin Masumiyet Müzesi'nden olduğunu düşünüyor ama ben katılmıyorum. O romandaki Kemal karakteri zavallı bir tip. İlerleyen bölümlerde Çanakkale Savaşı'nın da ismi geçiyor ve Çanakkale Savaşı'nın kahramanı herkesin bildiği gibi Mustafa Kemal'dir. Bu dizide yer alan Çanakkale Savaşı söylemleri de tam Türk izleyicisinin hoşuna gidecek türde. Örneğin bir karakter savaşa gitmeyi reddettiğinde şöyle diyor: "Çanakkale Boğazı'nın sularında olmaktansa, hapiste olmayı tercih ederim". Birkaç kere daha savaşın adı geçiyor. 
    Velhasılıkelam, bu dizi hem gözüme hem gönlüme hitap etti. Yazarları gönlüme girdi. Her ne kadar 1912 yılında bizde soyadı kanunu henüz kabul edilmediği için Kemal Pamuk ismi iğreti dursa da... :) 
   

    Dizideki Türk diplomat ve onun yansıttığı karakter çok ilgi çekmiş ve bu bir dönem dizisi olduğu için, gerçekte böyle birinin var olup olmadığını sormuşlar senaristlere. Onlar da bu olayın gerçek olduğunu, fakat isim veremeyeceklerini belirtmişler. Vay!Vay!Vay! diyorum. Bu konuda Radikal gazetesinde bir yazı okudum. O yıllarda İngiltere'de ölen Türk diplomatları araştırmışlar. Birini bulmuşlar. Rüstem Paşa isimli Osmanlı diplomatı İngiltere'de vefat etmiş. Belgelerde paşanın ölüm nedeni belirtilmeden "sabaha karşı 3 sıralarında vefat etmiştir" yazıyormuş.                            Çok ilginç değil mi? 
    Bir İngiliz dizisinde rastladığı karizmatik Türk karakterine sevinen sadece ben değilim:) Google'a Kemal Pamuk yazdığınızda pek çok haber ve yorum göreceksiniz. 
    Konuyu merak edenlere, dönem dizilerini sevenlere, "hangi diziye başlasam" diyenlere, klasik aşk romanları tadındaki Downtown Abbey'i şiddetle tavsiye ederim. 


26 Aralık 2015 Cumartesi

2015'TE NELER OKUDUM?

    2015 yılında 39 tane kitap okumuşum. 40.bitmek üzere. Beni tatmin etmeyen az bir rakam bu aslında. İnternetin olmadığı yıllarda çok daha fazla okuyordum. Neyse, internetten de bir şeyler öğrendiğimizi var sayarak iyi tarafından bakmak lazım sanırım. Şimdi aklıma geldi, geçen sene çok yoğun çalıştığım için de az okumuş olabilirim. Gelecek sene için hedefim daha yüksek. Bakalım.
    Muhakkak tanıtılması gerektiğini düşündüğüm kitapları arada bir paylaşıyorum. 
Ama pek fazla olmuyor bu, hemen hemen her kitaptan keyif aldığım halde blogda bahsetmeyi ihmal ediyorum nedense. Önümüzdeki sene kitap paylaşımlarım, tavsiyelerim de çoğalır umarım. Madem az paylaşımda bulundum, 2015 biterken, bu yıl okuduğum kitaplara toplu bir göz atmak ve attırmak istedim. Her birinden kısaca bahsedeyim ve -varsa- altını çizdiğim cümlelerden örnekler vereyim diyorum. Fotoğraflar yıl içinde Instagram'da paylaştıklarımdan. Kendi adıma nerede ve nasıl okuduğuma dair hoş bir hatırlama oldu böylece. Kimini tatilde okumuşum, kimini şehirler arası otobüste, kimini hava alanında... Tabii çoğunu evimde... 
Buyrunuz efendim:

1-Hollanda'da Bir Cinayet - Georges Simenon : Yılın ilk kitabı olmuş. Bir polisiye. Hollanda'da geçiyor olması ilgimi çekti. Çünkü ben Hollanda'yı çok seviyorum:) Yazarı 1903 doğumlu, yaklaşık 450 eser yazmış bir Belçikalı ve bu kitap aslında bir serinin kitabı. Dedektif Maigret'in dünyanın her yerinde geçebilen maceralarını anlatıyor. 
Bu kitaptaki olay 1920'li yılların sonunda Hollanda'da geçiyor. Hoş bir polisiye.
    Kitaptan bir cümle: "...Tam olarak sarhoş sayılmazdı. Ama alkol ondaki yumuşaklığın, Hollandalıların çoğunun özelliği olan o nezaketin bir kısmını alıp götürmüştü". Bu cümlenin altını çizdim çünkü Hollanda seyahatimiz sırasında ilk dikkatimi çeken Hollandalıların nezaketi olmuştu. Seviyorum Hollandalıları.

2-Sergey Nabokov'un Gerçek Dışı Yaşamı - Paul Russell : İlginç bir insanın biyografisi. Sergey Nabokov, ünlü Rus romancı Vladimir Nabokov'un kardeşi. Rusya'da başlayan, Bolşevik ihtilali nedeniyle Berlin ve Paris'te süren ve ne yazık ki eşcinsel olduğu için toplama kampında sona eren bir hikaye Sergey'inki. Etkilendiğim bir kitap. Nabokov kardeşlerin arasının pek iyi olmadığını belirtmek isterim. Vladimir daha bencil, kardeşini küçümseyen bir tip. Şöyle diyor çok sonraları kardeşi hakkında: "Hayatı boyunca umutsuzca bir şey talep etti -merhamet, anlayış ya da her ne idiyse- şimdi bu durumun farkına varmak, artık hiçbir şeyi değiştirmez".


3-Hatırla Barbara - Nedim Gürsel : Galatasaray Lisesi'nde okumuş, üniversiteyi Fransa'da bitirmiş, şövalye nişanına sahip Nedim Gürsel'in Fransa kentleri üzerine yazıları. E ondan okumayacağız da bu şehri kimden okuyacağız o zaman değil mi? Kesinlikle sevdim.
                   "Yağmur yağıyordu Brest'e durmadan
                     Siam caddesinde rastladım sana
                     Gülümsüyordun
                     Gülümsüyordum
                     Tanımıyordum seni
                     Sen de beni tanımıyordun
                     Hatırla gene de o günü
                     Unutma
                     Hatırla Barbara
                     Yağmur yağıyordu o gün Brest'e durmadan"


4-Sarnıç - Sait Faik Abasıyanık : Farklı Sait Faik kitapları okudum tabii bu zamana kadar. Bu kitabın özelliği onu Burgazada'daki müze-evinden almış olmam. Sait Faik'i ve hikayelerini övmek yersiz çünkü onu herkes sever.
    Altını çizdiğim cümle: "Düşünmemek ona nadiren nasip olurdu". Nasıl içime dokundu bu cümle anlatamam. Sık sık aklıma gelen bir alıntıdır.

5-İstanbul'un Nazım Planı - Sunay Akın : Sunay Akın diyorum, Nazım Hikmet diyorum... Daha ne olsun? Akın'ın Nazım Hikmet'le ilgili ya da ilişkili yazılarından oluşan kitabı. Yine kendi tarzında etkileyici.

6-Üç Büyük Usta - Stefan Zweig :  En sevdiğim yazarlardan biri olan Zweig'den Balzac, Charles Dickens ve Dostoyevski yorumu. İlgilenenler muhakkak okumalı.
    "Hiçbir şey küçük yaşta kurulan bir hayalin gerçekleşmesinden daha güçlü olamaz".


7-Kutudaki Canavar - Ruth Rendell : Arada muhakkak polisiye gerilim. Yazarın okuduğum ilk kitabı. Tarzını sevdim. Onun kitaplarının başkahramanı da Dedektif Wexford. Kutudaki canavarla kastedilen, dedektifin mesleğinin ilk yıllarında olay mahallinin yakınlarında görüp katil olduğunu hissettiği bir adam. Dedektifimiz senelerce buna takılı kalıyor, acaba en sonunda onu ilk gördüğü yerdekiyle birlikte bir dizi cinayeti işleyen adamın bu olduğunu kanıtlayabilecek mi?. Beğendiğim polisiyelerden.


8-Rüzgarın Gölgesi - Carlos Ruiz Zafon : Orhun'a hediye gelmişti. İlk önce ben okudum. Nasıl anlatsam? Çok farklı bir roman. Daniel'in çocukluğunda başlayan ve korunması gereken bir kitap üzerinden ilerleyen karmaşık olaylar serisi. Ümitsiz bir aşk var, kendi kitaplarını toplayıp yakan esrarengiz bir yazar var, onun peşindeki kötü adam var, İspanya iç savaşı sırasındaki faşizan hareketler var. Kesinlikle tavsiye ederim. Bu kitabı düşününce aklıma Lizbon'a Gece Treni geliyor. O kitabı hatırlatıyor bana. Fakat bu daha masalsı. Kesinlikle tavsiye ederim.

9-Köy Enstitüleri / Uyuyan Devin Uyanışı - Mahmut Saral : Yazar Adana-Düziçi Köy Enstitüsü'nde okumuş. İlk ağızdan köy enstitüsü anılarını okumak Cumhuriyet kültürünü daha iyi anlamamıza yol açar. Kaliteli, çağdaş, ulusal bir eğitimin yurdun her alanına yayılması amacıyla kurulan enstitüler bir zamanların önemli kazanımıydı. Kapatıldı ve durum ortada. Kapatılmaları için nasıl uğraşıldığıyla ilgili gerçeklerde var bu kitapta. Tavsiye ediyorum tabii ki.

10-Miles Davis - Otobiyografi : Otobiyografi ve biyografi okumayı seviyorum. Sadece o kişini hayatına göz atmıyoruz, dönemi de çok iyi algılayabiliyoruz çünkü bu şekilde. Cazın ünlü ismi Miles Davis'in otobiyografisi de aynı şekilde.


11-Konstantiniyye Oteli - Zülfü Livaneli : Zülfü Livaneli'nin romanları çok sevilir ama bunu sevmeyen çok oldu, öyle gözlemledim. Fakat ben aynı şekilde düşünmüyorum. Bir otelin açılışına davetli olanlar üzerinden günümüzün çeşit çeşit insanını bizlere anlatmış Livaneli. Dönemin fotoğrafını çekmiş derler ya, aynen öyle. Ben sevdim açıkçası.

12-Yeraltından Notlar - Dostoyevski : Bir nevi "tutunamayan" hikayesi. Kahramanımız başarısız bir memur. Kendinden memnun değil. Bu yüzden çevresindekilere de tuhaf davranıyor. Söz konusu Dostoyevski ise ben o kitaba bayılırım arkadaş.
    "İnsana lüzumlu olan tek şey, onu nereye sürükleyeceği belli olmayan 'hür' iradedir. Bu iradeyi de kim bilir hangi şeytan..."

13-Gece Nöbeti - Tess Gerritsen : Tess Gerritsen'in hayranı çok. Ben de kayıtsız kalamadım ve müptelası oldum. Uzun uzun anlatamayacağım. Zira listede birkaç Tess Gerritsen kitabı daha var:) Polisiye-gerilim konusunda gerçekten başarılı. Adli Tıp bilgisini romanlarına yedirmesi de takdire şayan.

14-Bir Zamanlar Büyükada - Viktor Albukrek : Büyükada'da konakladığımız bir hafta sonunda adanın kitapçısından aldım bu kitabı. Eski zaman Ada yaşamını yerlisinden dinlemek çok keyifli. Bu kitapla ilgili bir de yazım var. Viktor Bey de okumuş ve gayet zarif bir şekilde teşekkür mesajı yolladı. Yazıya buradan ulaşılabilir. 


15-Ölünceye Kadar Seninim - Selim İleri : Selim İleri de favori yazarlarımdan biridir. 
Bu sene 2 kitabını okudum. Ölünceye Kadar Seninim, 58 yaşındaki yalnız romancı 
Süha Rikkat'in geriye dönüp yaşadıkları ve yaşamadıklarıyla yüzleşmesi, bu amaçla kendini bir sahil kasabasında bulması üzerine kurulu hüzünlü bir roman. 19 yaşında romanslar yazmaya başlayan Süha Rikkat'in aşkı bulamaması, çirkin olduğu için yakışıklı tiyatro sanatçısı nişanlısından ilgi görmemesi ve ayrılıkları... İşte bunlar hep hüzün.

16-Selanik - Serhat Öztürk : Selanik'e gitme niyetiniz varsa okuyun derim:) Keyifle okudum, inşallah Selanik'e gideceğim zaman tekrar göz atacağım.


17-İkiz Bedenler - Tess Gerritsen : Adli tıp doktoru Maura Isles'in başrolde olduğu serinin kitaplarından biri. Bu kez önünde otopsi masasında yatan, ilk defa gördüğü varlığını bilmediği ikizi. Gerisini siz okuyun:)


18-Annem İçin - Selim İleri : Yazarın annesini anlattığı naif eserlerinden biri. İleri'nin annesi iyi bir roman okuyucusuymuş. İlk önce romanın sonunu okurmuş. Selim İleri yazdığı romanların sonunu belirsiz bırakmasında annesinin bu huyunun etkili olabileceğini söylüyor.


19-Kazı Başkanının Karavanası - Muhibbe Darga : Sanat Tarihi okuduğum  ve çok şükür bir kazıda da görev aldığım için özellikle kadın arkeologlara bayılırım. Hitit Sanatı uzmanı ve nam-ı diğer  Arkeolojinin Delikanlısı Muhibbe Darga, aynı zamanda iyi bir aşçı. Kazılar sırasında da bazen mecbur kaldığı için, bazen keyif aldığı için yemekler yapmış. Öğrencileri bu durumdan çok memnun kalmışlar tabii. Bu kitapta denediği, anılarla harmanladığı yemek ve kokteyllerin tarifleri var. Değişik ve keyifli bir eser.

20-Kinyas ve Kayra - Hakan Günday : Of! Of! Of! Hayatımın romanı. Şu yaşıma kadar, bitirir bitirmez "tekrar okumalıyım" dediğim tek kitap. Hakan Günday'ın tarzına, felsefesine zaten bayılıyorum ama Kinyas ve Kayra bambaşka. Okumakta geç kaldığım bir kitap. Sert, etkileyici, altı çizilecek düşündüren cümlelerle dolu... Dünyaya sığmayan, herkeslerden farklı olan, hissedemeyen iki çocukluk arkadaşının ailelerine haber vermeden ortadan kayboluşları ve ardından farklı farklı ülkelerde kendilerini arayışları. Yalnız bu arayış öyle masum değil, fazla şiddetli. Bilen gayet iyi biliyor zaten, hayranı çok, her cümlesi çarpıcı, anlatılmaz yaşanır bir kitap.
    "Soğumuş cappuccino'yu balkonda yudumlarken, gökyüzü ile suyun buluştuğu çizgi üzerindeki beyaz köpükleri seyrettim. Ne zaman taşacak sular, denizler, okyanuslar, diye düşündüm. Ne zaman bütün dünya taşan nehir sularının altında kalacak? Yaratıcı ne zaman anlayacak hatasını?"

 
21-Dostlarım, Aşklarım - Marc Levy : Listemdeki her kitabı beğenerek okudum da bir bu sarmadı beni. Tavuk suyuna çorba hikayeler tadında sevgi pıtırcığı bir kitap. Tercih meselesi tabii ama ben sıkılıyorum bu tip kitaplardan. Ha okumadım mı? Okudum, o ayrı. Orhun doğduğunda zamansızlıktan ve yorgunluktan okuyamadığım zamanlarda bu tip kitapları ara sıra elime alıyordum ve gerçekten kafamı boşaltmama yardımcı olmuşlardı. Bir o yıllarda tercih etmiştim işte.

22-Siliniş - Tess Gerritsen : Yine bir Dr.Maura Isles ve Dedektif Jane Rizzoli romanı. Bu serinin dizisi de yapılmış. Eşime de tavsiye etmiştim bu seriyi, ilkini okudu "ben bunu seyretmiştim" dedi:)Biraz fazla dizi ve film seyreder de kendisi.

23-Baba, Oğul ve Kutsal Roman - Murat Gülsoy : Murat Gülsoy da favorilerimden. Yazılarını, romanlarını seviyorum. Hayal, gerçek ve rüyanın iç içe olduğu bir kurgu. Aslında tercih etmem hayal ve rüyanın karıştığı romanları ama bunu sevdim. Hepsi gerçek olana katkısı olan, havada kalmayan şekilde işlenmiş. Kahramanımız yıllar sonra eski sevgilisine rastlıyor, aynı günün gecesi kadın balkondan düşünce polis tarafından sorguya alınıyor. Eski sevgili, eski eş, eski arkadaş, yeni tanışılan genç bir kız arasında ilerleyen olaylar hakkında fazla bilgi veremeyeceğim çünkü sonunu da açık etme durumunda kalabilirim. Okumayanlar için tavsiye ederim. Hoşuma giden bir özellik de bu romanda edebiyat dünyasına göndermelerin bol olması. Özellikle Saatleri Ayarlama Enstitüsü sık sık anılıyor. Oğuz Atay, Yüzüklerin Efendisi vs. arada bir sürpriz şekilde ortaya çıkıyorlar.
    "...Biraz dikkat et ne olur. Kitapları sadece Migros'tan alma, kitapçıya git bir zahmet. Kitap bu, başka şeye benzemez. Deterjanla tuvalet kağıdının arasında duran şey değildir. Unutma!"


24-Su / Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları - Buket Uzuner : İşte sevilen bir seri daha. İlk başta daha çok gençlere hitap ettiğini düşünüp mesafeli davrandım ama baktım çok seviliyor ve tabii bir de Buket Uzuner gerçeği var, okumadan duramadım. Hakikaten tarihi ve edebi bilgiyle; çevre bilinciyle; yakın geçmişteki ülke olaylarıyla; kadına şiddet, tarihi eser kaçakçılığı gibi acımasız gerçeklerle harmanlanmış ve bu konulara dikkat çekmek amacıyla bence daha çok gençler için yazılmış keyifli bir seri. Ve tam da bu sebeplerden dolayı çok da faydalı, çünkü çok okunuyor. Çocukluğundan beri annesi tarafından "Uyumsuz" olarak adlandırılan, şifacı anneannesinin yetiştirdiği, ayırmaksızın değerli bulduğu her canlıyla ilgili sorunlara duyarlı, cesur gazeteci Defne Kaman'ı sevmemek mümkün değil. Defne aynı zamanda bir şaman. Takip ettiği olaylar sırasında zor durumda kaldığı her an doğanın gücünden faydalanabiliyor. Daha çok şey var romanda. Hepsini burada anlatmak mümkün değil, en iyisi okumak ve öğrenmek.


25-Dünya Ağrısı - Ayfer Tunç : Beni derinden etkileyen romanlardan biri daha. Babasının vefatı üzerine, sahip oldukları oteli işletmek için üniversiteyi bırakarak ailesinin yaşadığı kasabaya dönen, gönülsüz olduğu için ilgilenmediği otelin gün be gün çöküşüne tanık olan, mutsuz bir evlilik yapan, istemediği bir hayatın içine kısılıp kalmış Mürşit'in ve arkadaşlık kurabildiği tek insan olan kasabaya geçici olarak gelmiş mühendisin, umutsuz otel müşterilerinin hikayesi. Mürşit'in ve mühendisin hayattan ve insanlardan kaçmalarına neden olan derinlerdeki hikayeleri de ilerleyen sayfalarda ortaya çıkıyor. Tam anlamıyla içime dokunan bir roman Dünya Ağrısı.

26-Modalı Vitol Ailesi - Osman Öndeş : Bir zamanlar İstanbul ve İzmir'de yaşayan levantenlerin, özellikle de bugün Moda'da bir sokağa ismini veren Vitol Ailesi'nin (Whittall) kitabı. Bu kitapta İstanbul var, Pera var, Moda var. Osmanlı'nın son zamanlarında yabancılar hem bir çok yenilik getirerek (Mesela futbol) ülkemizin zenginliği oldular, hem de sahip oldukları aşırı ayrıcalıklarla tepki çektiler. Ama bunların hepsi bizim geçmişimiz, tarihimiz. Okumak lazım. 
      Bu kitaptan öğrendiğim bir ayrıntıdan bahsedeyim. Bilen biliyormuş ancak ben atlamışım. Dünyaca ünlü aktrist Audrey Hepburn'ün büyükannesi Hollandalı bir barones olup aynı zamanda İzmirli bir levantenmiş efendim.

    
27-Uyku - Haruki Murakami : Her ne kadar sonuca bağlanmayarak küt diye bitse de, her zaman iyi bir aile için çabalamış, her günü aynı sıradanlıkla geçen kadının aniden gelen uykusuzluğunu betimlemesi mükemmel! Murakami candır zaten:)

28-Caravaggio'nun Sırrı / Sanatın Gücü - Costantino D'Orazo : Caravaggio'nun resimlerine hayranım. Kendisi de ilginç bir insan. Çok beğendiğim bu kitapla ilgili daha önce bir yazı yazmıştım. Buradan ulaşabilirsiniz. 


29-Buddenbrooklar / Bir Ailenin Çöküşü - Thomas Mann : Nobel edebiyat ödülü sahibi Mann'in, bir ailenin 4 kuşak hikayesini anlatan etkileyici romanı. Fazla hareket olmamasına rağmen elden bırakılamıyacak akıcılıkta bir roman. Olaylar dönem dizisi tadında ilerlerken Buddenbrook Ailesi'nin üyelerini kendi ailemizden karakterler olarak benimsiyoruz. Almanya'nın saygın ailelerinden biri bu aile. Büyükbaba, dede, oğullar, kızlar, torunlar... Her birinin karakteri, her birinin kaderi ayrı, ancak hepsi bir Buddenbrook... Kesinlikle tavsiye ediyorum.
  


30-Büyük Yönetmenlerin Gizli Hayatları / Robert Schnakenberg : Stanley Kubrick'ten Woody Allen'a; Coppola'dan Hitchcock'a dünyaca ünlü yönetmenlerin tuhaf huyları, takıntıları derlenmiş. İlginç ve keyifli. Hepsini burada aktarmam mümkün değil ama şunu söyleyebilirim, az psikopat değillermiş hani.

31-Toprak / Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları - Buket Uzuner : Serinin ikinci kitabı. Yukarıda Su kitabı ile ilgili yazdıklarım burada da aynen geçerli. Uyumsuz gazetecimiz bir önceki romanda töreleri, kadınlara yönelik haksızlıkları inceliyordu, bu kez tarihi eser kaçakçılarının peşinde. Bundan sonraki romanın isminin ve dolaylı konusunun "Hava" ya da "Ateş" olacağını söylememe gerek yok sanırım. Yanlış hatırlamıyorsam sıradaki Hava.

32-Sarı-Lacivert Kurtuluş / Fenerbahçe - Sinan Meydan : Kuru kuru takım tutmam, incelerim arkadaş:) Şaka bir yana, Kurtuluş Savaşı sırasında Fenerbahçe Spor Kulübü hem Anadolu'ya silah kaçırma konusunda, hem de işgal güçleriyle yapılan turnuva maçlarından yenilgisiz ayrılıp halkın moralini sağlamak konusunda eşsiz bir geçmişe sahip. Bu kitapta hepsi anlatılıyor. Ayrıca futbolun ülkemize nasıl geldiği, ilk Türk takımının hangisi olduğu gibi ayrıntılar açısından da bilgilendirici bir kitap.


33-Saraysız Başkan / İktidarda Bir Kara Koyun - Jose Mujica / Andres Danza,Ernesto Tulbovitz: Beylikdüzü Belediyesi'nin etkinliğinde dinledik Uruguay devlet başkanı Jose Mujica'yı. Ardından bu kitap dağıtıldı. İyi de oldu çünkü satın alacaktım zaten. Farkıyla öne çıkan, bir çiftlikte yaşayan, asla kravat takmayan, çevreci, hayvan dostu, eski gerilla olup sorunların silahla değil eğitim ve anlayışla çözüleceği gerçeğine ulaşmış, maaşının büyük kısmını yoksullara ev yapılması amacıyla bağışlayan benzersiz devlet adamının fikirlerini ve hayatını anlatan bu kitabı da ilgiyle okudum. Bu konu hakkında yayınladığım diğer yazıya buradan ulaşabilirsiniz. 

34-Günlerin Köpüğü - Boris Vian : Okumakta geç kaldığım bir kitap. Seveni çok. Fantastik bir aşk hikayesi... Göğsüne nilüfer çiçeği yerleşmiş hasta karısını kurtarmak isteyen Colin'in hikayesi... Farklı, unutması zor bir kitap.

35-Cerrah - Tess Gerritsen : Serinin ilk kitabını en son okuduğum için kutluyorum kendimi:) 

36-Matbaacılık Oyuncağı - Yiğit Bener : Çocuk kitabı ama yetişkinler de keyifle okuyabilir. Yazarımız, Fikret Otyam ve Vus'at O Bener'in yeğeni, Erhan Bener'in oğlu. Dolayısıyla, otobiyografik özellikteki bu kitapta bahsettiğim insanlar da yer alıyorlar. Ayrıntılı bir yazı paylaşmıştım. Buradan ulaşabilirsiniz. 


37-Beyaz Zambaklar Ülkesinde - Grigory Petrov : Atatürk'ün okunmasını tavsiye ettiği eserlerden biri. Bu da okumak için geç kaldıklarımdan. Blog arkadaşlarımızdan Mehmet Bilgehan Marki Bey'in düzenlediği çekilişle kazandım. İstediğimiz bir kitaptı hediye. Ben de Beyaz Zambaklar Ülkesinde'yi tercih ettim, uzun zamandır aklımdaydı çünkü. Kitap Finlandiya ile ilgili. Bugün eğitim konusunda çok konuşulan, örnek alınan Finlandiya'nın nasıl bugünlere geldiğiyle ilgili. Benimsedikleri model sanırım bizim Köy Enstitülerimize kaynak olmuş. Gelinen durum şu ki; Onlar eğitim konusunda aldılar yürüdüler, biz de ise enstitüler kapandı, bugünkü eğitim sistemimiz de malum. 

38-Hep Bir Şeyi Unutmuş Gibi - Oscar Wilde : İsmi şahane değil mi? İrlandalı yazar Oscar Wilde'ın her zamanki iğneleyici üslubuyla yazdığı epigramlardan oluşan bir kitap bu. Örnek mi?
    "Şöyle güzel bir akşam yemeğinden sonra herkes affedilebilir; akrabalar bile".
    "Doğa zihinden nefret eder. Dünyanın en sağlıksız şeyidir düşünmek. Üstelik insanlar hastalıklardan öldükleri gibi ölürler düşündükleri için. Neyse ki İngiltere'de düşünceler bulaşıcı değil. Fevkalade fiziğimiz tamamen milli salaklığımıza bağlı".


39-Siyah Rus - Vladimir Alexandrov : Muhteşem bir biyografi. Ayrıntılı olarak ayrıca yazacağım. Şu an sadece şunu söyleyeyim: Amerika'da köle anne ve babadan doğan, Rusya'ya giderek eğlence sektörüne atılan ve varlıklılar sınıfına giren, Bolşevik ihtilaliyle her şeyini yitirip İstanbul'a kaçan ve burada hayata veda eden Frederick Bruce Thomas'ın hikayesi. İlginç değil mi? Yakında muhakkak yazacağım. 


 40-Hali hazırda okumakta olduğum ve yıl sonuna kadar tamamlanacağını düşündüğüm kitap ise Soykırım Yalanları - İsmet Bozdağ. Ermeni olaylarıyla ilgili. 

    İşte böyle. Kendime ve kitapseverlere yeni yılda da keyifli okumalar diliyorum.








25 Aralık 2015 Cuma

YILBAŞI AĞACI SÜSLEDİNİZ Mİ?

   
Üşengeç Sezer'in minicik yılbaşı ağacı:)
Bugünlerde özellikle Instagram'da yılbaşı ağacı fotoğrafı paylaştıysan yandın. Hemen bir takım ukalalar, başkalarına ders vereceğini zanneden had bilmezler başlıyorlar yorumlara. Olmamış, yakışmamış, çocuğunu mutlu edeceksen bunu Hristiyan bayramıyla yapmamalıymışsın vs.vs.vs. Daha bir sürü örnek. Şahsen üşendiğim için yılbaşı ağacı kurmadım ama kurabilirdim de. Neden olmasın? Yılbaşı ağacı bana Hristiyanlığı çağrıştırmıyor ki. Yeni yılı çağrıştırıyor. Ağaç süsleseydim otomatikman Hristiyanlığa geçiş mi yapacaktım? Alakası yok. Hem ayrıca kime ne? Bazı insanların gerçekten ona buna karışmaya yetecek kadar bol vakitleri olduğuna inanamıyorum. Bu konu hakkında daha çok şey söylenebilir aslında ama yeni bir yıla giriyoruz, mümkünse sinirin stresin minimum düzeyde olduğu bir şekilde karşılamak istiyorum 2016'yı ve az önce Türk dünyası araştırmacısı Nuray Bilgili'nin Facebook'ta paylaştığı yazıyı aktarmak istiyorum. İnançların, dinlerin ritüelleri zaman içinde birbirine aktarıla aktarıla bugünlere gelmiştir. Eski Türkler'de de ağaç süsleme ritüeli vardır. Ben burada Nuray Hanım'ın yazısını paylaşıyorum ama Muazzez İlmiye Çığ'ın bu konuda çok güzel bir yazısı var, okumayanlara onu da ayrıca tavsiye ederim. 




    Türk Kozmoloji Düşüncesinde Ağaçlar ve Türklerde Ağaç Süsleme Geleneği.
    Ulu ağaçlar, Türklerin mitolojileri ve mitolojilere bağlı olarak uygulanan ritüeller içinde önemli bir yer tutar. Söz konusu olan, ağaca tapınma değildir, ağaçlar kutsalın bir tezahürüdür. Orta Asya'da özellikle yaz kış yeşil kalan ağaçlar "Hayat Ağacı" ile özdeşleştirilir ve kutsanarak Dünya Ağacı olur, bu ağaca tırmanan Şaman, gerçekte, Tanrıya ulaşır. Bu yolculuk bazen şamanın ağaca ritüel olarak tırmanması veya ağacın etrafında yedi – dokuz kez dönmesi şeklinde olur. Ya da bu ağaca renkli kurdelalar bağlanır. Bu renklerin her biri bir gök katını ifade eder. (Venüs beyaz, Mars kırmızı vs.). Dilekler bu şekilde iletilir.
    Ağaç üç kozmik bölgeyi (Tanrısal bölge, Yeryüzü ve Yeraltı) birbirine bağlar. Tanrı ve insanlar arasında iletişimi sağlar. Türk mitolojisinde çam ağacının en tepesinde "Kutup Yıldızı" olduğu varsayılır. Kutup Yıldızı Tanrının kapısıdır. Şamanlar ancak Kutup Yıldızına kadar yolculuk yapabilir. Bu yolculuklarını ise göksel binekleri olan "GEYİKLER" ile gerçekleştirirler.
    Kutsallığı olan özel günlerde ağaçların süslenmesi ve dileklerin dilenmesi gibi ritüeller, eski Türk Kozmoloji düşüncesi ile alakalıdır. Bizler hala Hıdrellez Nevruz vb. gibi bizim için "Yeni Yıl" olan, yani mevsim döngüleri ile bağlantılı günlerde ağaçları "SÜSLERİZ".
    Tüm EVREN Tanrının makamı olan Kutup Yıldızı etrafında döner. Bir anlamda onu TAVAF eder. Kanımca bu düşünce, Türk Tasavvuf felsefesindeki Kutup-Gavs kavramı ile de bağlantılıdır.
    Evet belki İslami düşüncede Ağaçların süslenmesi, Kandillerin ya da Işıkların Yakılması vb. ritüeller yoktur. Ama bunlar Türklere ait çok önemli KÜLTÜR KODLARIDIR ve Kolektif Bilinçaltında devam eder. 






21 Aralık 2015 Pazartesi

NOSTALJİK PAZARTESİ ve MAD MEN...

    Bu sabah yeni bir yazı yayınladıktan sonra aklıma geldi Nostaljik Pazartesi etkinliği. Gün bitmeden katılayım dedim:) Bu hafta 2010 yılında yazdığım bir yazıyı paylaşmak istiyorum. O yıl sadece 5 yazı yayınlamışım. Neden böyle olduğunu düşündüm önce ve hemen aklıma geldi tabii. 2009 yılının sonunda babamı kaybetmiştim ve sonraki yıl oldukça hüzünlü geçmişti. Etkileri buraya da yansımış ister istemez. O 5 yazının içinden en keyiflisini seçiyorum şimdi. Ayrıca Mad Men dizisini seyretmeyen varsa şiddetle tavsiye ediyorum.



KABARIK ETEK İSTİYORUM...

    Mad Men... Bugünlerde bu diziye taktım. Baktım ki senelerdir Emmy ve Golden Globe ödüllerini topluyor, "vardır bir hikmeti" deyip eski bölümlerinin hepsini arka arkaya seyrettim. Yeni sezonu da e2'den takip etmeye başladım. Gerçekten hoş bir dizi. Reklamcılık sektörü üzerinden 1960'lı yılların Amerika'sını anlatıyor. Nostalji modası onlarda da revaçta olsa gerek ki dizi bana bizdeki Hatırla Sevgili'yi hatırlattı. 1950'lerin sonu 60'ların başından itibaren Amerika'da gelişen olaylar takip edilebiliyor dizide. Örneğin Marilyn Monroe'nun ölümü, Kennedy suikasti gibi...
   Dizinin baş karakteri Don Draper'ın karizması (Jon Hamm) ayrı bir yazı konusu olacak denli üst seviyelerde geziyor ama ben şimdi ondan bahsetmeyeceğim:))) Bahsetmek istediğim konu kostümler, dekor ve bunların bana hatırlattıkları... Dizi, seyredeni alıp o yıllara götürüyor sanki. Her eşyaya ayrı ayrı takılıyorsun. Müthiş bir sanat yönetimi... Hele o elbiseler, hele o elbiseler... Başrollerdeki çift özellikle yakışıklı ve güzel seçilmiş olsa gerek, çünkü her giydikleri üzerlerine çooook yakışıyor. Kostümlerin hakkını veriyorlar yani. Zaten yanılmıyorsam dizinin kostümleri Amerika'da kadın ve erkek modasını oldukça etkilemiş. 
   60'ların modası deyince akla neler mi geliyor? Bir kere kabarıııık, muhteşem etekler... renk renk elbiseler, şapkalar... kalem etekler... eldivenler... dalgalı saçlar... erkeklerde takım elbise, ince kravatlar ve tabii ki fötr şapkalar... Ne kadar zarif, ne kadar hoş. O yıllarda bu dizidekiler kadar şatafatlı olmayabilir ama yine de bu tarz bir giyim varmış. Eski fotoğraflara baktığımızda bunun örneklerini görebiliyoruz zaten. Ve ben o fotoğrafları gördüğümde ne kadar salaş giyindiğimi tekrar tekrar hatırlıyorum. Mesela pantolonu çok kullanıyoruz. Özelikle de kot pantolonu. Halbuki elbise kadınlara ne kadar çok yakışıyor. Fötr şapka desen tarihe karışmak üzere:) Kabul ediyorum bu kıyafetleri taşımak zor. Kolayca giyip çıkarabileceğimiz, içinde kendimizi rahat hissedebileceğimiz, rahatça yıkayıp kurutabileceğimiz pratik giysiler giymek istiyoruz. Ama düşünüyorum da artık çamaşır makinamız var, çok iyi ütülerimiz var, suyumuz var, elektiriğimiz var.  Hatta kuru temizleme dükkanlarımız bile var. Peki ne yok? Ruhumuz yok:) 50 yıl öncesinin zarafeti, sabrı yok... Tembeliz tembel... Hadi kendi adıma konuşayım tembelim tembel:)) Ama bundan sonra daha zarif olmaya çalışacağım:) Hatta geçen gün kendime şapka aldım:) Gerçekten!!!



Güncel ekleme: Dizi 60'larda başlıyor ama 70'lerde bitiyor. O dönemin giysileri de şahane. 












SAMSUN'A GİTMEDEN ÖNCE... ŞİŞLİ ATATÜRK EVİ...

    Birinci Dünya Savaşı biter... Her savaşta olduğu gibi kazananlar vardır, bir de kaybedenler...  Kaybedenlerin toprakları işgal edilir vakit geçmeden... Göz bebeğimiz İstanbul gibi... İngilizlerin başı çektiği İtilaf Devletleri askerleri İstanbul'un hakimidir artık. Esir şehrin insanı olmak, her gün her an yabancı askerlerle muhatap olmak 
kim bilir ne kadar zordur, zorlayıcıdır, sindirilemez bir durumdur? İngiliz askeri 
bilmez ki kaybeden olduğunu düşünmeyen, vatanı düşmandan geri almak isteyen, esareti kabullenemeyen biri vardır ve kendisi gibi düşünen vatanseverleri büyük bir hızla çevresinde toplamaktadır. 19 Mayıs 1919'da Kurtuluş Savaşı'nın ateşini yakan Mustafa Kemal Paşa, bu tarihte Samsun'a geçmeden önce, işgal altındaki İstanbul'da kurtuluş planlarını işte bu evde yapar:

   


    Dışarıda İngiliz, Fransız, İtalyan askerleri kol gezerken bu evde neler planlandığını düşünürken minnetle gülümsememek elde değil. 
    Şişli ilçesi sınırları içerisindeki bu ev, Cumhuriyet tarihimiz açısından çok çok önemli. Suriye cephesinden döndüğünde annesi, kardeşi ve yaveriyle birlikte 3 katlı bu eve yerleşiyor Mustafa Kemal. 16 Mayıs 1919 tarihinde Samsun'a gitmek üzere Bandırma vapuruna bininceye kadar burada yaşıyor. 
    

    1908 tarihli ev, bugün bir müze. Aslında uzun zamandır ziyarete açık. Fakat İstanbul'da yaşayan kaç kişi görmüştür, gezmiştir bilemiyorum. Ben seneler sonra ilk defa 2 hafta kadar önce Orhun'la beraber tekrar ziyaret ettim Atatürk Evi Müzesi'ni. Orhun'un 18 yaşına girdiğini ve ilk defa gittiğini göz önüne alırsak oldukça geç kalmışız. Gittiğimiz her şehirde Atatürk'ün kaldığı ve bugün müze olan mekanları muhakkak gezeriz ancak kendi şehrimizdeki böyle önemli bir müzeyi "bugün, yarın" diyerek ertelememiz hoş olmamış. 

    Yaklaşık 2 hafta önce Nişantaşı'nda bulunduğumuz ve işimizi erken bitirdiğimiz bir sırada "Oğlum bu sefer ihmal etmeyelim, haydi Atatürk Evi'ne" dedim, Halaskargazi Caddesi'nde kısa bir yürüyüşten sonra müzeye vardık. 
    Ne kadar etkileyici olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Atatürk'e ve ailesine ait özel eşyalar; işgal günleri İstanbul'undan belgeler, objeler; Kurtuluş Savaşı'na dair anılar; İbrahim Çallı gibi ünlü ressamların Atatürk resimleri vs. Her biri özel ve etkileyici.


   


Atatürk'ün bacaklarına örttüğü şal

 
İbrahim Çallı'nın Atatürk'ü

İşgal askerlerinin devriye gezerken kullandıkları cop. Bazılarına hatırlatmak gerekli...



    Şişli'de Halaskargazi Caddesi'nde yer alan Atatürk Evi'ne giriş ücretsiz. Metroyla gidecek olursanız Osmanbey durağında inmeniz gerekiyor. Gerisi "Atatürk Evi" tabelasını takip etmeye kalmış. Müzenin girişinde bir kitaplık var. Kitap sayısı az ama çoğunluğu Atatürk hakkında yazılmış olan eserler. Ayrıca savaş tarihiyle ilgili kitaplar da var. Biz kütüphanede epeyi bir zaman geçirdik. 

       Şişli Atatürk Evi'ni hala görmediyseniz en kısa zamanda ziyaret etmelisiniz derim. Atatürk'ün Samsun'a bu evden çıkarak yol aldığını düşünüp o hisle odalarda dolaşmak anlatılamaz bir deneyim. İkinci kez aynı şeyi yaşadım, defalarca gitsem yine aynı şekilde hissederim. Hep söylediğim gibi, Allah Atatürk'ten ve onun yol göstericiliğinde hareket etmiş olan vatansever insanlardan razı olsun. 
















17 Aralık 2015 Perşembe

YENİ YIL HEDİYESİ KEDİCİK KİMİN OLDU? :)

   
   Merhabalar! Son katılım tarihi 15 Aralık 2015 olan yeni yıl hediyesi çekilişimin süresi doldu. Hatta çekilişi yaptım bile. Elceğizimle işlediğim bu kediciğin evi belli oldu:)

    Çekilişe 13 arkadaşım katıldı. 2 arkadaşım ne yazık ki yeni haberdar oldukları için, süre bittikten sonra katılmak istediler:( Onları ekleyemedim. Çekilişi eski yöntemle gerçekleştirdim. Yani isimleri yazıp bir torbaya koydum, karıştırdım ve bir kağıt çektim:) Orhun neden bilgisayardan çekiliş programıyla yapmadığımı merak etti. "Böyle daha zevkli" dedim. "Yaşlı" dedi bana:) Ama gerçekten böylesi daha zevkli ve heyecanlı oldu. Kendi kendime nasıl heyecan yaptım anlatamam:) Fotoğraflar için eşimden yardım aldım. (O yüzden biraz bulanık dermişim:)) Aslında video olarak kaydettirebilirdim ama düzenlemeye, aktarmaya üşendim.

    Fotoğraftan anlaşıldığı üzere hediyeyi kazanan isim "Myna Saçmalıyor" blogunun sahibi Myna oldu. İyi günlerde kullanmasını diliyorum. Çekilişime katılan arkadaşlarıma çok çok teşekkür ediyorum. 2016 hepimiz için şahane bir yıl olsun inşallah! 
    Sevdim ben bu işi. Yaparız yine:) 


    Ve Myna'ya bir not: Adresini sezerperker@yahoo.com adresine yollarsan veya IG'den yazarsan hediyeni en kısa zamanda yollayacağım. 













14 Aralık 2015 Pazartesi

NOSTALJİK PAZARTESİ... MİMLER VE TAKINTILAR ÜZERİNE...

  Geçen hafta sevgili arkadaşım Ayşe "Nostaljik Pazartesi" isimli bir etkinlik başlattı ve hepimizi davet etti. (Yazısı burada) Okunmayan eski yazıların tekrar gündeme gelmesi isteğiyle başlattığı bu etkinlik için Instagram'daki Throwback Thursday'den esinlenmiş ve güzel bir de isim bulmuş. Klavye başına oturduğum pazartesilerde katılmak isterim. 

İlki bugün olsun. Bugün tekrar paylaşacağım geçmiş yazım, şimdiye kadar cevapladığım 2 mimden biriyle ilgili olacak. Buna sevgili Myna'nın geçtiğimiz günlerde beni mimlemesiyle karar verdim. Artık mim cevaplamıyorum aslında. Çünkü o havada olmadığım zaman yazmak istemediğimde karşımdakini kıracağımı düşünüyorum. Dolayısıyla sadece 2 kere yaptım ve tamamen vazgeçtim, devamlı irtibatta olduğum arkadaşlarım bunu biliyorlar. Myna yeni bir arkadaşım. Çok genç ve çok tatlı. "Mim etkinliklerine katılmıyorum ama Nostaljik Pazartesi gününde senin için eski yazımı yayınlayacağım" dedim:) Hem Ayşe'ye hem Myna'ya sevgilerimi yolluyorum, sizleri de Nostaljik Pazartesi'ye davet ediyorum efendim. (Ah bir de küçük bir hatırlatma: Yeni yıl hediyesi çekilişime katılım için yarın son gün). Linki burada

    Şimdi buyrunuz benim nostaljik yazıma:



TAKINTIM VAR MI?... YOK MU?... VAR MI?...



    Sevgili deeptone mimlemiş beni. Beni ve birçok kişiyi. Bir önceki mimi yanıtlamaya fırsat bulamamıştım. Kendimi affettirmek için bunu hemen yanıtlıyorum. Ama uyarayım keyifli bir yazı olmayabilir. Şöyle ki..

    Mim: Buyur buradan tanı...
Takıntıların var mı? 
Yoksa "kim takar takıntıları, sallamışım dünyayı" modunda mı yaşarsın hayatı?

    "Keyifsiz bir yazı olabilir" dememin sebebi, burada ballandıra ballandıra anlatacak takıntılarımın olmayışıdır. Var ufak tefek arızalarım ama çok şükür takıntı boyutunda değil. Benim de her kadın gibi dışarı çıkıp kapıyı kilitlediğim halde "acaba ütünün fişini çekmiş miydim?" diye eve geri dönmüşlüğüm oldu birkaç kere. Ama bence buna takıntı denemez. Peki benim niye takıntım yok? Çünkü takmamaya çalışıyorum. Aslında rahatlıkla takılacak bir insan olduğumu biliyorum ve takıntı sahibi olmamak için kendimi zorluyorum resmen. Eğer bir harekete takılacak gibi olduğumu hissedersem hemen uyarıyorum kendimi ve vazgeçiyorum. Çok ciddiyim. Vallahi obsesif olarak anılmaya hiç niyetim yok. 


     Ama şimdi bir dakika! Bak aklıma ne geldi durup dururken! Acaba takıntılı olmamaya takıntılı olabilir miyim? Bırak kendimi, oğlumun da takıntılı olmasını istemem ve en ufak şeyi kafaya takabilirim. Mesela birkaç sene önce oğluma gazeteden bir haber okuma gafletinde bulunmuştum. Haberde ellerin 20 sn. süreyle sabunlanmadıkça temizlenemeyeceği yazıyordu. Oğlum bunu kafaya takmıştı ve ellerini yıkarken saymaya başlamıştı. 20'ye kadar sayıyordu ve "ya temizlenmediyse" diye düşünüp bir 20 sn. daha sayıyordu. Ben tabii panik oldum ve hemen doktora götürdüm. Doktor "geçer, çok akıllı bir çocuğunuz var" dedi:) Hakikaten geçti. Doktor haklıymış:) Çok şükür şimdi hiç bir takıntısı yok ama çok korkmuştum. Evet ya!!! Ben takıntılı olma korkusuna takıntılıyım galiba!!! Bu mimi hazırlayan dostlar... Kendime dair bir gerçeğin farkına varmama sebep oldunuz gece gece:)       
Ne olacak şimdi? Hadi bakalım!!!
 "Tamam Sezer! Sakin ol! Sakin! Sen takıntılı değilsin! Sen şahane bir insansın! Aklın fikrin yerinde! Mükemmelsin! Takıntılı değilsin! Takıntılı değilsin! Takıntılı değilsin!"




Not:Arkadaşlar aşağıdaki bağlantıların niye o kadar çok olduğu hakkında bir fikrim yok. Bir türlü düzeltemedim. Kopyala-yapıştır olayını beceremedim sanırım. Mazur görünüz.
































































13 Aralık 2015 Pazar

CASUSLAR KÖPRÜSÜ

    Dün akşam enfes bir film izledik. Steven Spielberg'in yönettiği, Coen Kardeşler'in senaryosunu yazdığı ve başrolünde Tom Hanks'in olduğu Casuslar Köprüsü...
Haftanın son gününe uygun bir etkinlik olarak bu filmi izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Tabii gerçeğe dayalı dönem filmlerinden hoşlanıyorsanız. 

    Casuslar Köprüsü Amerika, Rusya ve Doğu Berlin arasında 1950'lerin sonunda yaşanan gerçek bir hikayeye dayanıyor. Soğuk savaşın son hızla devam ettiği, Rusya ve Amerika'da karşılıklı casusların kol gezdiği bir döneme tanık oluyoruz. Amerika'da yakalanan Rus ajanı Rudolph Abel'i göstermelik olarak yargılamak isteyen güçler bu iş için başarılı bir avukat olan James Donovan'ı görevlendiriyorlar. Donovan aslında sigorta avukatı. Zaten amaç da Abel'ın cezasını hafifletmek değil. Gel gör ki James Donovan çetin ceviz çıkıyor. Tamamen anayasaya uygun davranma taraftarı. Dava sürerken Rus'a karşı bir yakınlık da hissetmeye başlıyor. Orta yaşlı Rus ajanı ilgi çekmeyecek bir karakter değil aslında. Şartların o durumlara sürüklediği enteresan biri. Bir ressam... Donovan, aslında idam edilmesi istenen Abel'ı 30 yıl hapse mahkum ettiriyor. Mahkemenin yargıcıyla özel bir konuşma yapıyor ve "Bizim bir ajanımızı onlar da yakalayacaktır. Abel'ı öldürmeyelim, vakti gelince takas için kullanırız, ben sigorta avukatıyım, bu risk alınmalı" diyerek etkiliyor. Halk idam gerçekleşmediği için müthiş öfkeli. Gerçekten de bir süre sonra genç bir Amerikan pilotu Sovyetler Birliği topraklarına düşüyor, esir oluyor. Ruslar pilotu 10 yıl hapse mahkum ediyorlar fakat aynı zamanda Amerika ile temasa geçerek casusları karşılıklı olarak Doğu Berlin'de değiştirmeyi teklif ediyorlar. Donovan Berlin'e gönderiliyor. İşte tam bu noktada Berlin duvarının örülme nedenlerine ve hatta fiziki olarak örülmesine tanık oluyoruz. Bu olaylar yaşanırken Berlin'de ekonomi okuyan bir Amerikalı genç, Alman sevgilisini Doğu Berlin'e geçirmek isterken yakalanıp hapsediliyor. Gencin durumunu öğrenen Donovan, Rus Abel karşılığında hem pilotu hem öğrenciyi almak için çabalıyor. Amerikan hükümeti öğrenciyi gözden çıkarmış, ülke hakkında bilgileri Ruslar'a verir korkusuyla pilotun kurtarılmasına odaklanmış durumda ancak Donovan isteğinde kararlı. Artık bundan sonrasını anlatmayayım:) Acaba her iki Amerikan vatandaşını da kurtarabildi mi? Kurtarıp da "Hain" konumundan "Kahraman" konumuna yükseldi mi? Abel'ın sonu ne oldu? Karakterler gerçek, yaşananlar gerçek. (James Donovan, daha sonra Küba-Amerika arasında yaşanan Domuzlar Körfezi çıkarmasında da arabulucu olarak görev yapıp Fidel Castro'yla görüşmüş). Bir dakika bile ilginin düşmediği enfes bir film Casuslar Köprüsü. Ha bu arada filmin ismi Berlin ile Postdam arasındaki ulaşımı sağlayan Glienicke köprüsünden geliyor.Takasın burada gerçekleşmesi isteniyor. Spielberg yine dönem filminin gereği neyse yapmış. Dekor, kostümler, görüntüler oldukça etkileyici. Ufak ufak esprilerle bezenmiş tarih kokan diyaloglar da etkileyici. Tom Hanks zaten bir numara. Ailecek bayılıyoruz kendisine. 
    Ben şunu anladım bu filmden: Amerika ve Rusya birbirlerine casus yollayıp durmuşlar, onları yakalamak için uğraşmışlar, sonra casuslarını geri almak için uğraşmışlar, geri aldıklarının -hatta alamadıklarının da- konuşup konuşmadığının şüphesiyle yaşamışlar, casusçuluk oynayıp durmuşlar yani. İnanılmaz şekilde Berlin'i ikiye bölmeyi de başarmışlar. E ne olmuş sonunda? Soğuk Savaş bitmiş, Berlin duvarı yıkılmış. Ama politikacılar hala saçmalamaya devam ediyorlar o ayrı. Dönem dönem farklı ülkelerde farklı insanlar farklı şekillerde onların yüzünden acı çekmeye devam ediyorlar.









12 Aralık 2015 Cumartesi

İKİ FİNCANLA ANILARA YOLCULUK...

 
Kendime yeni yıl hediyesi bu güzel kahve fincanlarını aldım.
Fotoğrafta belli olmuyor ama beyaz fincanda gemici düğümü var.
   Karaca ve UNICEF işbirliğinde satışa çıkan fincanların tasarımları ünlü isimlere ait. Elde edilecek gelir "Eğitimde Fırsat Eşitliği" adı altında okul öncesi eğitim için kullanılıyor. Hem hoş bir hatıra, hem faydalı bir hediye yani. Ajda Pekkan, Nilüfer, Rahmi Koç, Kerem Görsev, Ayşe Kulin, Müjdat Gezen, Latif demirci gibi isimlerin kendi tarzlarında tasarımlarını görmek hoştu. Ben çocukluktan gelen Koç Ailesi hayranlığım nedeniyle Rahmi Koç'un tasarımı olan takımı seçtim:) Şöyle ki çocukken bir ara Migros Sitesi'nde yaşamıştık. Migros çalışanlarının kooperatif evleriydi. Yani taksitle ödeyip yaptırdıkları, satın aldıkları evler. 4 ayrı bloktan oluşuyordu. Çoğunluk Migros çalışanıydı. Bizim gibi az sayıda farklı komşular da vardı. Avcılar'da, merkezin az bir şey dışındaydı. Avcılar o zaman yeşillikler içinde, neredeyse köy görünümlü bir semtti. Halkı çoğunluk muhacirdi. Hayatımın en güzel dönemlerinden birini yaşadım Migros Sitesi'nde. Daha önce Fındıkzade'de oturuyorduk ve annem araba vs. korkusundan sokakta oynamamıza izin vermezdi. Kapalı ortamda büyüdük, okul hayatımda da çok fazla sessiz sakindim. Ne zaman ki (10 yaşımda) Avcılar'a taşındık ben kabak çiçeği gibi açıldım. Sitenin çocuklarıyla sabahtan akşama kadar çimenlerde yuvarlanırdık, ne kadar sokak oyunu varsa oynadık. Okulda da başarım arttı. O sessiz Sezer 5.sınıf veda gecesinde okulun bahçesine kurulan sahneye çıkıp kalabalık önünde hiç çekinmeden "Bir İlkbahar Sabahı" şarkısını söyledi:) Çok güzel günlerdi. Hatta laf aramızda ilk aşkımı orada yaşadım. 5.sınıftayız, uzaktan uzağa... Nasıl utanırdık:) 4 apartmanlık site bir aile gibiydi. Evden eve gezerdik. Birisi bir şey yaptırınca herkes arka arkaya aynı şeyi taklit ederdi. Birisi pencerelere panjur yaptırdı mesela, herkes pıtır pıtır panjur yaptırmaya başlardı:) Ya da koltuk takımını değiştirdi, herkes değiştirirdi:) Renkli televizyonla ilk kez orada tanıştık. İlk renkli televizyonları alanlar hala almamış olanların çocuklarını çağırırdı onlar da seyretsinler diye. 1987 yılındaki o malum kışı da orada yaşadık. Trakya'ya yakın bir bölgede, üstelik şehir merkezinden uzakta olduğumuz için bizi daha fazla etkilemişti. Kaloriferle ısınıyorduk ama o günlerde kalorifer yanmadığı gibi, su boruları donduğu için su bile akmamıştı. Babam birkaç gün iş yerinden gelememişti, teyzemlerle bir evde yaşamıştık o günlerde. Sitenin çocuklarını toplayıp gazete çıkardığımı hatırlıyorum, yeni yıl gelirken piyango düzenlerdim, çocukları kapı kapı dolaştırıp bilet sattırırdım:) En az benimle aynı yaşlarda olanlar hatırlayacaktır, Migros'un gezici satış kamyonları vardı. Merkeze uzak olmamız ve site sakinlerinin Migros çalışanları olması nedeniyle çok sık gelirdi bizim oraya. Ne mutlu olurdum o taşıtları görünce. Değişik gelirdi. Dalardık içine çikolata, şeker ne istersek satın alırdık. 
    Yıllar önce Migros sitesinde başlayan Koç Ailesi hayranlığım Fenerbahçe yöneticisi Ali Koç'la zirve yaptı:) 10 Kasım'larda yaptıkları paylaşımlara da, Rahmi Koç Müzeleri'ne de bayılırım. Gezi olayları sırasındaki tutumları da hafızama kazınmıştır. 
Bir de Vehbi Koç vardı tabii. Biz çocukken her şey daha farklıydı. Sakıp Sabancı ve Vehbi Koç iki önemli karakterdi. Zengin ama sevimliydiler:) Ailelerimizden biri gibiydiler. Sadece bana böyle geliyor olamaz değil mi?:) Öyle hatırlıyorum. 

    İşte böyle... 2 fincan neler neler getirdi aklıma. Ben belli bir gönül yakınlığıyla seçtim fincanları ama zaten en güzel tasarıma sahip olanlardan biriydi Rahmi Bey'inki. En çok onun ve Kerem Görsev'in fincanları tercih ediliyormuş. O takım da piyano tuşları şeklinde desenleriyle çok hoştu. Yeni yıl hediyesi düşünenlere benden bir öneri olsun.
Fincanın içinde de vapur deseni var. Rahmi Koç Müzesi'ndeki Liman vapuru sanıyorum.