31 Ocak 2014 Cuma

ANNEMİN ESTETİK ANLAYIŞI



    Bloga video eklemeyi beceremiyorum. Bağlantı şeklinde eklediğim şu adrese tıklayıp videoyu izlemenizi tavsiye ederim. Acayip keyifli. Evin oğlu güzel bir konu yakalamış. Konu "Dantel". Annesinin ördüğü ve evin her köşesini kaplamış olan danteller... Ev ahalisinin yorumlarına dikkat. Bayıldım:)
                                                http://vimeo.com/42757615













26 Ocak 2014 Pazar

LÜTFEN KIZIMLA EVLENİR MİSİNİZ?


    Geçtiğimiz cuma akşamı Devlet Tiyatroları tarafından sergilenen                         "Lüfen Kızımla Evlenir misiniz?" isimli oyunu izledik.  Keyifle takip ettiğim                      İçimdeki Kelebekler blogunun sahibi Sevgili Greta önermişti bu oyunu.                 Oyun hakkındaki yazısını okudum ve hemen internete girip 2 bilet aldım. Biri annem için, biri benim için. Anneannemin vefatından beri sosyal anlamda herhangi bir etkinlikte bulunmamıştı annem. Bu oyunu beğeneceğini ve keyif alacağını düşündüm. İyi de yapmışım.
    Söz konusu oyunumuz bir anne-kız hikayesi. Muzaffer İzgü'nün eseri. Çeşitli tarihlerde, çeşitli oyuncular tarafından sergilenmiş (Kent Oyuncuları gibi). Bu yıl anneyi Hanife Şahin, kızı Nurhayat'ı ise Hülya Çelik Kalebayır canlandırıyorlar. 2,5 saat süren 2 perdelik bir komedi. Türü komedi ama evlilik kavramına ve kadınlara evlilik konusunda dayatılan rollere göndermelerde bulunan bir komedi.



    Oyunumuzun konusuna gelecek olursak...
    Neriman'ın eşi 5 yıl önce vefat etmiş. Fakat hala eşinin anılarıyla yaşıyor ve yalnız kaldığında eşiyle konuşmaya devam ediyor. Neriman, kendini yalnız hissediyor çünkü bir bankada çalışan kızı Nurhayat eve yorgun argın geliyor ve annesiyle doğru dürüst konuşmuyor bile. Annesinin hayatını kocasına adamış olmasına, hala onun anılarıyla yaşamasına kızıyor. Bu yüzden evliliğe karşı tepkili. 40 yaşını geçmiş ama evlenmek istemiyor. Neriman'ın ise tek bir amacı var, kızını evlendirmek. Kendisinden sonra Nurhayat'ın yapayalnız kalacağından korkuyor. O, kızına talipler buldukça Nurhayat daha da hırçınlaşıyor. Nurhayat hayatından memnun değil. Aslında çok sevmesine rağmen, belki çoğumuzun yaptığı gibi tüm sinirini annesinden çıkarıyor. Çünkü onun nazını çeken o, en sevdiği o... Neriman ise hep pozitif, hep alttan alan bir anne. Olaylar gelişiyor, gelişiyor ve bir sona bağlanıyor tabii.                   Acaba mutlu bir son mu, yoksa tam tersi mi bekliyor Neriman ve Nurhayat'ı? Seyretmeyenler için açık etmeyeyim ben en iyisi.


    Teknik yanı ağır basan bir tiyatro eleştirisi yapamam. Fakat amatör bir tiyatro izleyicisi olarak şunları söyleyebilirim. Sıkılmadan, keyifle izledim. Ki bir tiyatro oyunu için 2,5 saat az bir zaman değil. Başrol oyuncusu Hanife Şahin sevimli tavırlarıyla ilgiyi canlı tutan isimdi. Hem hepimizin annesi gibi kızının kusurlarını görmeyen, ona hala küçük bir çocuk gibi davranan halleriyle; hem de tombik tombik neşeli tavırlarıyla sıcacık bir karakter çizdi. Her oyunlarında karşılaşıyorlar mıdır bilmiyorum ama o akşamki seyirci topluluğu sevimli, neşeli, daima pozitif ve fedakar anne Neriman'ı o kadar benimsedi ki anlatamam. Sanki Neriman karakteri gerçekmiş gibi inanılmaz tepkiler verenler oldu. Sahneye doğru laf atanlar oldu mesela. Devamlı ah vah edenler oldu. Nurhayat "Of anne! Öf anne!" deyip ciyakladıkça sahneye atlayıp kendisini dövecekler sandım:) Şöyle sesler duyuluyordu sağdan soldan devamlı   "Ay canım ya", "Nerede böyle neşeli anne":) Neriman fenalaşınca arkamdaki kız    "Ay Allah korusun!" dedi. Ödüm patladı rol gereği kadıncağız ölecek diye:) İlk defa   bu kadar tepkili bir seyirci topluluğuyla oyun izledim, çok ilginçti. Çoğunluk gençti. Kızıyla erkeğiyle bayıldılar Neriman'a. Ve oyun bitip de selam için Hanife Şahin sahneye çıkınca salonun yüzde doksanı bir anda ayağa fırlayıp öyle bir alkışladı ki, abartmıyorum oyuncular şöyle bir irkildiler:) Kadıncağızın gözleri yaşardı, nasıl teşekkür edeceğini şaşırdı. Muhakkak ki Hanife Şahin Neriman rolünde çok seviliyordur ama sanırım  o akşamki seyircinin gönlünde ayrı bir yer etti. Çıkışta hala "Ay var ya, o tombiş yanaklarını sıkmak istiyorum" diye konuşuyordu kızlar:)
    Günümüzün keşmekeşinde o kadar bunaldık ki, samimi ve temiz insanlara ihtiyaç duyuyoruz. Höt zöt bağırıp çağırmak yerine bize pozitif duygular hissettirenleri arıyoruz. Ben bu ihtiyacın yavaş yavaş her alanda kendini göstermeye başladığını hissediyorum. Bence bu oyunda Neriman karakterinin çok sevilmesinin nedeni de bu. Bazı eleştirmenler bu oyunda, evlilik kavramının ve kadına yönelik dayatmaların daha fazla eleştirilmesi gerektiği yerde, Neriman karakterinin fazlaca neşeli olup oyuna yön vermesini doğru bulmamışlar. Ama gözlemlediğim kadarıyla seyirci aynı şekilde düşünmüyor. Dediğim gibi seyircinin ihtiyacı farklı bugünlerde. Yönetmen Mutlu Güney bu anlamda doğru bir iş yapmış gibi geliyor bana. 
    Uzun lafın kısası... "Lütfen Kızımla Evlenir misiniz?" devlet tiyatrosu sahnelerinde yer almaya devam ediyor. Sıcak bir anne-kız komedisi izlemek isteyenlere tavsiye ederim. Biz anne-kız pek bir keyif aldık çünkü.





   

23 Ocak 2014 Perşembe

PARMAK İZİ UYGULAMASI DEDİN DE...


   

    Meşhur H3N2 virüsü çevremde herkesi esir aldı. Önce kardeşim rahatsızlandı, sonra yeğenim, annem, eşim ve en son Orhun... Orhun biraz daha hafif atlattı ama diğerleri yatak döşek yattılar. Günlerce ne işe, ne de okula gidebildiler. Hepsiyle son derce yakın olup da ben nasıl hastalanmadım hala anlayabilmiş değilim. Aman böyle söyledim diye hasta olmak istediğim zannedilmesin, halimden son derece memnunum. 
    Orhun'da da grip belirtileri görülmeye başlayınca evimizin yakınındaki özel hastaneye gittik geçtiğimiz pazartesi günü. Çok şükür epeydir doktor ziyareti olmadı. O yüzden prosedürden bihaberiz. Hastanede kayıt yaptırırken yaşını sordular ve       18 yaşından ufak olduğu için çocuk doktoruna almak zorunda olduklarını söylediler. Haydaaa! Çocuk doktoru mu? Bize tuhaf geldi tabii. Orhun 17 yaşına yeni girdi. Boyu 1.80'e yakın, enine boyuna, sakallı bıyıklı bir genç kendisi:) Ne zamandır çocuk doktoruna uğramamışız. Bilen bilir çocuk doktorları hep kalabalık olur ve kapının önünde çoluk çocuk beklenir. Biz de sıraya girdik mecburen ama gerçekten halimiz çok komikti:) Doktor şöyle bir baktı ama çok yadırgamadı tabii çünkü o yaştaki herkes onlara geliyor neticede. Fakat o da aslında belli gelişimleri tamamlamış gençlerin yetişkin doktorlarına gitmesi gerektiğini söyledi. Üstelik çocuk doktoru oldukları için her ilacı da yazamıyorlarmış. Yasakmış. Bu uygulama ne zaman başladı bilmiyorum ama daha önce Orhun için doktora gittiğimizde yazdığı bir ilaç için "Bunu içebilir mi? Ağır gelmez mi?" diye sorduğumda "Kilosu, yapısı müsait, içebilir" denmişti. Yetinmeyip prospektüslere bakıyordum ve örnek veriyorum: "Şu kiloya kadar olanlar günde 1 tane, şu kilodan fazla olanlar 2 tane alabilirler" vs. gibi açıklamalar vardı. (Hala vardır doğal olarak). Ondan sonra ben bir daha sorgulamadım ilaç konusunu. Ama şimdi yazılamıyor her ilaç. Eyvallah! Tüm bunlar kötülüğüne yapılmamıştır tabii, bir bildikleri vardır. Doktor olmadığım için çok fazla yorum yapamayacağım. Ama bir başka ayrıntı, bir başka açıdan dikkatimi çekti hastane maceramız sırasında. Baktım kayıt sırasında herkes parmak izi veriyor. Çocuk doktoruna gidiyoruz madem, görevliye "Oğlum parmak izi vermiyor değil mi?" dedim. "Veriyor" dedi. "E ama çocuk" dedim. "12 yaşından büyük herkesin parmak izini almak zorundayız" dedi. Özel hastanelerde parmak izi uygulamasının başladığını biliyordum ama 12 yaşından itibaren olduğunu bilmiyordum. Hatırlatayım, konu hakkında gazetelerde şöyle açıklamalar yer aldı. "SGK yetkilileri, özel sağlık kurumlarının yıllık yaklaşık 95 milyon muayene yaptıklarını ve kurumdan 7 milyarlık ödeme aldıklarına dikkat çekerek, amaçlarının bu alanda yaşanan suistimalleri önlemek olduğunu belirttiler. 7 milyarlık faturada yüzde onluk haksız kullanım olduğu tahmininde bulunan bir yetkili, yeni sistemle bu önlendiğinde SGK'nın kasasından 700 milyon lira daha az para çıkacağına dikkat çekti". 
    Olayın "Fişleniyor muyuz, fişlenmiyor muyuz?" boyutuna değinmeyeceğim. Ya da bu konuda vatandaşa ne derece güvenildiğine... Veya burada kabahatli olan özel hastanelerse, bunun ceremesini niye bizim çektiğimiz konusuna da değinmeyeceğim. Benim burada zoruma giden, 18 yaşından küçük olduğu için çocuk sayılan oğlumun -ki gerçekten de çocuktur aslında-, iş parmak izi almaya gelince neden yetişkin kategorisine alındığı ve parmak izi vermek zorunda kaldığıdır.               Bu sadece günümüz hükümetine yönelik bir eleştiri değil. Her yerde her zaman bu böyledir. Hakim güçler her zaman 12-18 ya da 15-18 yaş aralığındaki gençleri işlerine geldiği gibi değerlendirirler. Bu yaş aralığındaki vatandaşlar bazen çocuk sayılıp ciddiye alınmazlar, bazen de yetişkin sayılıp yetişkin gibi cezalandırılırlar. Bugün de bu böyle, geçmişte de böyleydi. Çocuğun yaşını büyütüp asmak genlerimizde var     ne de olsa. Gerçi aileler ve öğretmenler bile bu yaş grubuna kimi zaman "sen daha çocuksun, otur oturduğun yerde" deyip, kimi zaman da "çocuk musun, düzgün davran" diye sitem ederken, devletten anlayış beklemek ne kadar mantıklı olur           o da tartışılır.
    İşte bir parmak izi uygulaması yine neler düşündürdü bana. Bu mevzu derin mevzu. Sosyolojik, psikolojik birçok açıdan tartışılabilir. İyisi mi daha uzatmayayım ben. Allah gençlerimize kolaylık versin. Ben her zaman onların tarafındayım. 
    Paşa paşa parmak izimizi verdik, çocuk doktorumuza muayene olduk ama en komiği bebek hastaların arasında oturan Orhun'un görüntüsü ve akşamında yıllar önce içtiği öksürük şurubunu verdiğimde "Mmmm! Özlemişim bu tadı" demesiydi :))) 
    




   

21 Ocak 2014 Salı

ADOLF! DİKTATÖR SON SAATLERİNİ YAŞARKEN...



   



    "Sizce gelmiş geçmiş en kötü -kelimenin gerçek anlamıyla kötü, kötü karakterli- devlet adamı kimdir?" desem, ne cevap verirdiniz? İlk anda akla gelen isim kim olurdu? Sanırım böyle bir soru karşısında çoğumuzun aklına "Hitler" gelir.                     Adolf Hitler kötülüğü, faşizmi, ırkçılığı, diktatörlüğü çağrıştıran isimdir. 2.Dünya Savaşı'nın mimarıdır. Avrupa'nın darmadağın olmasına, milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur. Bir yandan nefretle anılır Hitler, bir yandan da merak edilir. Kimdir? Nasıl bir ruh haline sahiptir? Eğitimsiz, sıradan bir insanken nasıl olup da kitleleri etkileyen adam haline dönüşmüştür? Hangi duygularla intihar etmiştir? Merak edilmiştir, araştırılmıştır ve birçok makaleye, romana, tiyatro oyununa, filme konu olmuştur. Benim yazıma konu olan ise Bo Sahne'de sergilenen "Adolf" isimli oyundur.
    Geçtiğimiz cumartesi akşamı Orhun'la birlikte Adolf isimli oyunu izledik. Orhun'un tarihe karşı ilgisi büyük. Özellikle 2.Dünya Savaşı konusunda çok bilgili. Bu yüzden uzun zamandır Burak Sergen'in canlandırdığı Adolf'a götürmek istiyordum onu, nihayet gerçekleştirdik.
    Adolf, İngiliz aktör ve oyun yazarı Pip Utton'un eseri. Tek kişilik bir oyun. Hitler'in intihar etmeden önce Berlin'deki sığınağında geçirdiği son 12 saati anlatıyor.               Zor bir rol. Artık intihar etmeye karar vermiş Hitler gibi bir diktatörün son hezeyanlarını tek kişilik bir gösteriyle yansıtmak kolay değil. Fakat Burak Sergen bu konuda oldukça başarılı. 1,5 saat boyunca ilgiyi bir an bile düşürmeden, durmaksızın nefes nefese konuşarak müthiş oynadı ve enerjisine hayran bıraktı. Zaten kendisi       bu rolüyle geçtiğimiz sene "13.Direklerarası Seyirci Ödülleri En İyi Tek Kişilik Prodüksiyon" dalında ödül almış.
    Oyun sırasında Burak Sergen Hitler'di ama biz seyirciler de sığınakta onun son saatlerinde yanında olan yandaşlarıydık, adamlarıydık. Seyirciye hitap ederek, neredeyse tek tek gözlerimizin içine bakarak oynadı ve bizleri de oyuna dahil etti. Almanya için neler yaptığını anlattı, kendisinden sonra neler yapılmasını istediğinden bahsetti ki tüm anlatılanlar Hitler'in gerçekten son konuşmalarını yansıtıyordu.             Bu aşamada Hitler hakkkında ve son günleri konusunda bilgili gitmekte fayda var diye düşünüyorum.


    Oyunun konusu Hitler'di tabii ama dolaylı yoldan faşizmin ne olduğuyla da alakalıydı. Oyunun sonunda bu konuda küçük bir sohbet de yapıldı seyirciler ve oyuncu arasında. Bo Sahne küçük ama etkili bir mekan. Bu tip oyunlar için birebir. Daha önce rahatsız bir tiyatro oyuncusu olduğumdan bahsetmiştim (burada) ama o küçük salonda, Burak Sergen aramızda gezerken, gözlerimizin içine bakarken hiç rahatsız olmadım. Sanırım bu durum oyuncunun başarısından, seyirciyi oyunun içine çekebilmesinden ve seyircinin konuya olan ilgisinden kaynaklanıyor. Güzeldi yani. Çok memnun kaldık. Orhun pek beğendi. Hatta sohbete katıldı ve salonun en küçüğü olmasına rağmen Burak Sergen'in sorduğu bir soruya cevap veren tek kişi olarak, ne yalan söyleyeyim koltuklarımı kabarttı.
    Bo Sahne Cihangir'de. Orada ilk defa bir oyun izledik. Salon küçük ama ben sevdim. Sanırım tekrar ziyaret edeceğim. İlgilenenler için Adolf'u da tavsiye ederim. Etkileyici ve geçmişle bugün arasında pek çok şeyi sorgulamaya iten bir oyun. 

(Değinmesem olmaz, biz oyunu seyrederken, aynı saatlerde Taksim'de, hemen dışarıda "internetime dokunma" eylemcileri ile polis arasında yaşananlar da oldukça manidardı.) 




18 Ocak 2014 Cumartesi

Çocukluk... Çocukluk... Kulakların çınlasın...

    
   
Klimt-Mother and Child

    Anılar, bir eskici dükkanında sepete atılmış irili ufaklı, renk renk eşyalar gibi.       Şöyle bir karıştırıyorum onları. Hiçbiri bir diğerine benzemiyor. En eskisini arıyorum. Galiba buldum. Çekip çıkarıyorum diğerlerinin arasından. Gülümsüyorum.
    Evdeyiz. Annem, babam, ben… Bir elimi büyük kanepenin minderine dayamışım, diğer elim yerde. İki büklüm olmuşum, başımı eğmiş kanepenin altına bakıyorum. Neye baktığımı, niye baktığımı bilmiyorum aslında. O anda sadece annemle babamı taklit ediyorum. İkisinin arasında mutluyum. Oyun oynadığımızı zannediyorum belki. Fakat onlar endişeliler, heyecanlı heyecanlı bir şeyler konuşuyorlar. Endişeli olduklarını bugün idrak edebiliyorum ancak. Endişeliler çünkü ben fena bir şey yapmışım. Bir sürü bebe asprini yutmuşum. Ya da yemişim. Tatlı niyetine…           Annem ve babam da ne kadar yediğimi bulmak için sağı solu araştırıyorlarmış,             o yüzden kanepenin, koltukların altına bakıyorlarmış meğer o sıra. Bana her şey oyun gibi. Annem kardeşime hamile. Demek ki 2 yaşımı bitireli birkaç ay olmuş.
    Bu dünyadaki serüvenime dair hatırladığım ilk sahne budur. İlk net hatıra.             Annem, babam ve ben eğilmişiz kanepenin altında bir şeyler arıyoruz. Mutluyum ama babamın beni kaptığı gibi hastaneye götürüp midemi yıkatmasıyla kısa sürüyor bu mutlu anlar. Annem tamamlıyor devamını hatırlamakta hafızamın yetersiz kaldığı         ilk anı yap-bozumu. Diyor ki: “Kapıyı açtım. Üzerinde kırmızı palton, kırmızı başlığınla karşımdasın. Yanakların da kızarmış. Mideni yıkadıkları hortum burnunu tahriş etmiş. Burnunda hafif bir kan izi. ‘Özür dilerim anneciğim, bir daha yapmayacağım’ dedin”.  
    Beni ben yapan anılarımın arasından sıyrılıp ilk olmayı başarmış bu ilk görüntü, nedensiz gözümün önüne gelir bazen. Daha öncesini hatırlamıyorum. Sonu mide yıkanmasıyla bitmiş olsa da, ben sadece anne ve babamla yerlerde eğilmiş oyun oynadığımızı hatırlıyorum.
    Ve her defasında gülümsüyorum.




14 Ocak 2014 Salı

Stefan Zweig...Tanıdık Duygular Üzerinden Kısa Bir Tespit.



   "Peki ya yolculuklar? Yolculuk etmesini unuttunuz mu yoksa? Ben unutmadım, gerçekten, ruhum öylesine huzursuz ki, her an bir yerlere gidebilirim. Her şeyi görmeli, her şeyin tadını çıkarmalıyım! Yaşlanmaktan korkuyorum, günün birinde yorulacağımdan, tembelleşeceğimden ve yolculuk edemeyeceğimden çok korkuyorum".
    Stefan Zweig söylemiş bu sözleri. Henüz 23 yaşındayken hem de. 
Malum Stefan Zweig büyük bir yazar. Son zamanlarda fazlaca yakınlık hissediyorum kendisine. Hayat hikayesi, hayata karşı tavrı ilgimi çekiyor. Eksik bıraktığım kitaplarını okumaya, tamamlamaya çalışıyorum. "Yolculuklar Üzerine" şu günlerde elimde olan kitabı. 1902-1940 yılları arasında yaptığı yolculuklara dair denemelerden oluşuyor. Gezdiği, gördüğü yerleri anlatmasının yanı sıra; yazarın iç dünyası ve bakış açısı hakkında da ufak tefek ipuçları veren bir kitap olması nedeniyle ilgimi çekiyor. 
    Kitabın başında Zweig'ın yolculuklar üzerine söylediklerini, yazdıklarını okudukça "Bu adam kesin yay burcu insanı" dedim ve doğum tarihine baktım.  Evet!                      28 Kasım 1881. Yani Yay. Ben de yayım. Tipik bir yay hem de. O kadar ki beni tanımak isteyen birinin bu burcun özelliklerini okuması yeterli:)
    Yay burcu insanları dünyayı gezmek, deneyimlemek için büyük bir istek duyarlar. "Ruhum öyle huzursuz ki. Günün birinde yaşlanıp gezemeyeceğimden çok korkuyorum" demiş ya yazar, işte budur bizim ruh halimiz. Şöyle der bir de Zweig: "İnsan hep özgür yaşamalı ve bu yaşamı hep korumalıdır". Al işte bir özellik daha.        Biz yaylar özgürlüğümüze çok ama çok önem veririz. Gönlümüzce yaşamak, hayattan keyif almak isteriz ama tüm çevremiz, hatta tüm dünya iyi olmalıdır bizimle birlikte. Sıkıntıya, üzüntüye gelemeyiz. Ayrıca tüm dünyaya ait hissetsek de kendimizi, vatanımız bizim için önemlidir. 
    İşte bu yüzden, vatanından çok uzakta eşiyle birlikte intihar ederek hayatına son veren bu usta yazarı çok iyi anlıyorum. Zweig'ın genç yaşında gönüllü başlayan seyahatleri, Avrupa'da Hitler rüzgarı esmeye başladığında mecburi bir sürgüne dönmüştü. Özgürlüğe sevdalıydı ama kendi ülkesinde, Avusturya'da eserleri yasaklanmıştı. Tüm Avrupa'nın karışmasından, Nazi baskısıyla darmadağın olmasından çok etkilendi. Savaş, gönülden sevdiği Avrupa ülkelerini birer birer yakıp yıkarken onun içsel dünyasını da alt üst etti yavaş yavaş. Çünkü o "İnsanların, düşüncelerin, kültürlerin ve ulusların birbirleriyle uzlaşmasına hümanizmin aracılık etmesini yaşamım boyunca hedefledim" diyen bir sanatçıydı. Ne yazık ki öyle bir zamanda doğmuştu ki bir ömre tam 2 dünya savaşı sığmıştı. 1939 yılında bir dostuna yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Ben bu dünyada ikinci bir savaş daha yaşamak istemiyorum". 1940 yılında Nazilerin Fransa'yı ele geçirmesi üzerine "Kendimi evimde hissettiğim Fransa da gitti. Bir zamanların Avrupa'sından kalan en son ülkenin de yok olmasıyla ben artık evsiz barksız bir adamım". Böylece evsizliğe, vatansızlığa kafa yormaya başladı. Doğduğu Habsburg hakkında "Silinip yok oldu, en ufak bir iz kalmadı" dedi. Savaşın biteceği günler uzaktı onun için. Biz yay burcu insanları sabırsızlığımızla da meşhuruzdur. Sabredemedi. Baskıya, vatansız kalmaya, faşizmin insanlığı düşürdüğü duruma dayanamadı. 1942 yılında, Brezilya'da eşiyle birlikte intihar etti. Ardında bıraktığı veda mektubunda şöyle diyordu: "Siz yeni bir gün doğumunu bekleyebilirsiniz, benim buna gücüm kalmadı". 

    Kitabı okumaya devam ediyorum. (Yolculuklar Üzerine. Everest Yayınları)                  Bir başka yazıda kitaptan alıntılar yapabilirim. Sanırım Zweig'dan bahsetmeye devam edeceğim.





9 Ocak 2014 Perşembe

CEMAL SÜREYA (1931 - 9 Ocak 1990)








                            Halklarını anlatmak isteyenler
                            Başka halkları anlattılar;
                            Kendilerini anlatanlar
                            Yalnız kendilerini anlattılar.











8 Ocak 2014 Çarşamba

NELER YAPMIŞIM NELER!


     
    Geçen sene bu zamanlarda merak sardım çarpı işine. Eski tabirle kanaviçe ya da etamin de diyebiliriz tabii. Yaklaşık 1 yıldır çarpı üzerine çarpı ekliyorum dostlar:) Kendimi durduramıyorum:) Paylaşmak da hoşuma gidiyor açıkçası. İnstagram'a ve Facebook'a ekliyorum yaptıkça ama burada da paylaşayım mı birkaçını?

     En son bunu bitirdim mesela. Annemin yeni evi için yaptım. Kendisi son derece zevklidir, evini gayet sade ve modern bir şekilde döşedi ve bu güzel kadın evine çok yakıştı.


    Yaz sonunda ailemize yeni bir bebeğin katıldığını söylemiştim. Kuzenimin küçük bebişi Parem'in odası için de bunu işledim.


    Şimdi en başa dönüyorum. Mutfağımda Amerikan tarzı masanın üst kısmında boş bir alan var. Boş bir duvar var yani. O kısmı irili ufaklı, renk renk etamin tablolarla doldurmak için başlamıştım bu işe. Tam da böyle... Ufak ufak...


Zamanla üzerine eklemeye başladım. Bu dondurma gibi mesela.


Sonra bu şarap şişesi ve kadehi gibi...


En sonunda bu aşamaya geldim.


    Geliştirmişim sanki değil mi? Arada başka ufak tefek yaptıklarım da var mutfak için. Hepsi çerçevelenmeyi bekliyor. Farklı farklı renklerde çerçevelenecekler. Aklımda olan 1-2 tanesini de işleyince hepsini güzelce yerleştireceğim duvara.    O zaman da paylaşırım. 
    Bir de aklıma estikçe yaptığım kitap ayraçlarım var ki onların ufak bir işleri kaldı, tamamlayınca paylaşacağım hepsini. 
    Desenleri internetten buluyorum. Çoğu şablonsuz oluyor. Yani aynı benim gibi yapıp paylaşmışlar, ben de o paylaşımlardan bakarak çıkarıyorum. Pek akıllı işi değil yani ama çok seviyorum çarpı işini. Çocukken de severdim. Kaptırdım gidiyorum bakalım:) Denemeyenlere tavsiye ederim. Stres atmak için birebir, üstelik çok da keyifli. 




4 Ocak 2014 Cumartesi

UZAKLARDAN GELEN...


    Yeni yıla tatlı ballı bir yazıyla başlayayım diye düşünüyordum. Fakat ısmarlama olmuyor tabii bu işler. (En azından benim için). Ne yazayım, ne anlatayım diyordum ama bugünlerde beni esir alan müthiş tembellik içerisinde hiçbir konuya gönüllü olamıyordum. Bu sabaha kadar... Bu sabah çok uzaklardan bir posta geldi bana.         Ta Amerika'dan... Sevgili arkadaşım Başak yeni yıl tebriği yollamış. (burada)              Çok sevindim, çok mutlu oldum. Başak, blogum aracılığıyla tanıdığım güzel yürekli insanlardan biri. Ülkesinden uzakta olmanın verdiği sıkıntıyı, hüznü yansıtmamaya çalışan; güler yüzlü tavrını, neşesini koruyan çok ama çok cici bir insan. İçten, iyi niyetli... Yüz yüze görüşemedik henüz, internet üzerinden bağlantı kurabiliyoruz.       "E peki nasıl anladın içten ve iyi niyetli bir insan olduğunu?" sorusu akla gelebilir tabii bu durumda... Bilmem! Anlaşılıyor işte... Sosyal medya aracılığı ile hiç tanımadığımız birçok insanla karşı karşıya kalıyoruz belki her gün... Hepsiyle enerjinin uyması, her birinin senin kalbine dokunması mümkün mü? Değil! Kimi insanlar aradan sıyrılıyor ve hayatımıza giriveriyor. Blogu açtığımda kendi kendime takılacağımı düşünmüştüm, bu kadar güzel insanlar tanıyabileceğim hiç aklıma gelmemişti. Ama oluyormuş. İyi ki varlar diyorum.

    
    Başakcım güzel bir not yazmış. Bir şeyi fark ettim, devamlı internet üzerinden yazıştığın birinin el yazısını görmek çok ilginç oluyormuş. Duygulandım resmen:) Yılbaşı tebriğinin yanına, elleriyle yaptığı bir koku kesesini ve rengarenk bir kalbi eklemiş. Seneye kişiye özel kitap ayracı yollayacakmış. Bekliyorum Başakcım. Söyledin bir kere:) Belirttim mi daha önce bilmiyorum ama kitap ayracı koleksiyonum var benim. 
Ona göre:)

    İşte böyle. Yeni yılın 4.gününde yüzümde gülümseme yaratan güzel bir hareket bu yazının konusu oldu. Çok çok teşekkür ederim Başakcım. İyi ki varsın.